100. Yılında; Samsun’dan Kırşehir’e Mustafa Kemal Paşa

22 Aralık 2019
100. Yılında;  Samsun’dan Kırşehir’e Mustafa Kemal Paşa

“Bu vuruş, böyle canlı ya, ölüm öldü.

‘Ferman padişahın dağlar bizim’ demiş Dadaloğlu

Bunu diyemeyecek mi bir Mustafa Kemal”

Bozulan dengeler ve Birinci Dünya Savaşı

19. Yüzyılın sonlarına doğru Almanya’nın çok güçlü bir devlet olarak ortaya çıkışı, dünyadaki güç dengelerini altüst etmiştir. Bu durum, İngiliz ve Fransız çıkarlarını Alman çıkarları ile karşı karşıya getirir. Almanya ile Rusya arasındaki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ise, içinde barındırdığı Slavlar nedeni ile Balkanlarda Rus çıkarlarına karşı tavır koyar. Rusya ile Avusturya-Macaristan arasındaki anlaşmazlıkta Almanya, Ruslar’ın Balkanlar’daki nüfuzunu kırmak ve Osmanlı Devleti üzerindeki emellerini kolaylaştırmak için Rusya’nın karşısında olur. Bunun üzerine Rusya, İngiltere ve Fransa’nın politikasına yaklaşır. 20. Yüzyıl’ın başlarında büyük devletler böylece kesin ve keskin bir çıkar gruplaşmasının içine girer.

Eşitsiz gelişim ve bunun üzerinde yükselen gruplaşmalar dengelenmediği ve buna engel olunamadığı için, dünyayı ve insanlığı Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyen korkunç süreç de böylece başlar.

28 Haziran 1914’te Avusturya-Macaristan İmparatorluğu veliahtının Saraybosna’da öldürülmesi, bu savaşa neden gibi gösterilse de, bu artık işin bahanesidir. Kartlar açılmış, Avrupa’nın büyük devletleri peşpeşe birbirlerine savaş ilân etmeye başlamıştır.

Rusya, Fransa ve İngiltere bu savaşta “Anlaşma” devletlerini oluştururken, Almanya ve Avusturya-MacaristanBağlaşma” devletleri içinde yer alır. Dünya toz-dumandır. Başlangıçta Almanya’nın safında yer alan İtalya, bir süre savaşı izler. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin oluşturduğu bağlaşma devletleri içine katılır.

Enver Paşa’nın “Turan” hülyası

İnsanlık, o güne kadar görmediği bir felâketle Birinci Dünya Savaşı’nın içindedir artık…

1914 Ağustos’unda Avrupa savaşı niteliği kazanan savaş, Osmanlı Hükümeti’nce soğukkanlı karşılanır. Rusya, Fransa ve İngiltere’nin oluşturduğu anlaşma devletleri, Osmanlı’nın bu savaşta devre dışı kalmasını istemektedir. Özellikle de İngiltere Ortadoğu yolunun güvenliği açısından buna şiddetle ihtiyaç duymaktadır. Hattâ Osmanlı’ya savaşa girmemesi karşılığında yardım yapmaya ve kapitülâsyonları kaldırmaya hazır olduklarını belirtirler.

Ancak Balkan savaşlarından sonra memleketin yönetimine hâkim olan İttihat ve Terakki’nin güçlü adamı Harbiye Nazırı Enver Paşa, bu savaşta Almanlar’ın galip geleceğini, Ruslar’ın yenileceğini, tam da bu fırsatta Kafkaslar ve İran üzerinden Orta Asya’ya geçilerek büyük bir Turan İmparatorluğu kurulacağını düşlemektedir. Enver Paşa’nın bu hülyası ile Alman çıkarları görünüşte aynı paralellik arzetmekte ve Almanlar Enver Paşa’yı kışkırtmaktadır. Almanlar’a göre, Osmanlı savaşa girerse yeni cepheler açılmış olacak, böylece Almanlar’ın yükü azalacak ve işleri kolaylaşacaktır. Enver Paşa “Turan”  hülyası ile Almanya’nın yanında Osmanlı’yı savaşa zorlarken anlaşma devletleri tam bu sırada Osmanlı’nın savaşa girmemesi karşılığında tek taraflı olarak kapitülâsyonları kaldırır. Ne var ki Enver Paşa Almanlar’la gizlice anlaşır.

Ülkeyi bu büyük yangına sokan Turan hülyasının serüvencileri, sadrazam Sait Halim ve kilit kişilikleriyle Talat ve Enver paşalar Alman elçisi Von Wangenhaim ile sürdürülen görüşmelere Babıâli’nin ve de sultan V. Mehmet’in rızasını da alarak katılmışlardır. 1878’de Rusya’ya terkedilmiş Doğu Anadolu illeri, Ege ve Akdeniz adaları, Trablusgarp, Rumeli’nin zengin topraklarını kazanmak, Kafkas ötesi ve Orta Asya’da ecdattan kalma toprakları yeniden fethetmek, aynı anda da bazı batılı güçlerin üzerlerindeki siyasi ve mali boyunduruğu kırmak için çıkış yolu olarak “savaş” görülür.

 Akdeniz sularında seyreden Alman donanmasının Goeben ve Breslau zırhlıları Afrika’daki Fransız üslerini bombardıman ettikten sonra Osmanlı sularına sığınır. İngiltere bu iki geminin göz altına alınmasını hatırlattığında da İstanbul hükümeti bu iki donanmayı “Yavuz Sultan Selim” ve “Midilli” adıyla kendi donanmasına kattığını bildirir.

İngiliz donanmasınca Karadeniz’de kovalanan ve Osmanlı Devleti’ne sığınan iki Alman savaş gemisi satın alınmıştır. Bu iki Alman savaş gemisi yine Enver Paşa’nın gizli bir talimatıyla 29 Ekim 1914’te Karadeniz’e açılır. Enver Paşa ve Almanlar arasındaki bu senaryo artık Osmanlı Devleti’ni savaşın içine atmış, Kasım 1914’te Osmanlı savaşa tutuşmuştur bile…

Osmanlı’nın savaşa girişi Almanların iştahını artırır. Osmanlı İmparatorluğu ateş açarsa Ruslar birliklerini Kafkasya’ya kaydıracak, İngiltere Süveyş kanalıyla Mısır’ı korumanın peşine düşecek batı cephesi üzerindeki baskı azalacaktır.

21 Ekim’den başlayarak ilk Alman altın kasaları İstanbul’a ulaştığında hemen ertesi gün 22 Ekim’de Enver Paşa Karadeniz’deki Rus limanlarına saldırı emri verir. Ok yaydan çıkmıştır. Rus limanlarını Odessa, Sivastopel ve Novorossisk’i topa tutmaya başlamıştır. Çarlık Rusyası’na 2 Kasım’da savaş ilan etmek düşer.

Sultan V.Mehmet bedence ve malca cihada katılmayı en yüce din görevi olarak Osmanlı uyruğundan olsun olmasın bütün müminlere buyruk salar. 1914 Aralık’ının ortalarında bizzat Enver Paşa başkomutan rütbesiyle Kars, Ardahan ve Batum illerini yeniden fethetmek için Rus hedeflerine saldırıya geçtiğinde ünlü Sarıkamış felaketiyle sarsılır. Askerler kara gömülmüş, soğuktan donmuş, salgın hastalıklar yayılmış birkaç hafta içinde de bütün ordu yok olup gitmiştir.

1917 “Bolşevik” ihtilâli ve Kafkaslar

1916 yılı içinde Erzurum, Muş, Bitlis, Trabzon, Erzincan Rusların eline geçer. Savaşın bu kızgınlığında 1917 Ekim’inde Rusya’da çıkan bir ihtilâlle Çarlık yönetimi yıkılır. Viladimir İliç Ulyanov Lenin’in başında bulunduğu yeni “Bolşevik” iktidar Rusya’nın bu savaşı sürdürmesinin mümkün olmadığını düşünmektedir.

İtilaf devletlerinin kendi aralarında imzaladığı bir dizi gizli anlaşmalar Osmanlı topraklarını pay etmiş ne var ki bu anlaşmalar Rus ihtilali ile iş başına gelen yeni Bolşevik yönetimince ifşa edilerek açıklanmasıyla kararlaştırılmış olan paylaşım yürürlüğe sokulamamış ancak sonradan imzalanan Mondros Mütarekesi ve savaş anlaşması Türkler üzerinde oynanan oyunu bütünüyle açığa çıkartmıştır.

Çarlık Rusyası’nın resmen savaştığı ve aralarında Almanya’nın da bulunduğu bağlaşma devletleri ile temasa geçen yeni Rus yönetimi ihtilâlden beş ay sonra anlaşma devletleri ile 3 Mart 1918’de Birest-Litevsk barış anlaşmasını imzalar. Bu anlaşma sonucu Ruslar Kars, Ardahan ve Batum bölgelerini Türklere geri verir ve Kafkasya’yı önemli ölçüde boşaltır.

Bu fırsatta Kafkasya’ya doğru ilerlemeye başlayan Osmanlı birliklerinin Turan yolu açılmış gibi görünmektedir. Ancak başlangıçta çıkarları gereği Enver Paşa’nın Turan hülyasını okşayan Almanlar bu durumu önlemek için elinden geleni yapar. Savaşın bitiminde Rusya ile bağlaşma devletleri arasındaki bu anlaşma da anlaşma devletlerince geçersiz sayılır ve Kafkasya Osmanlı Devleti’nce boşaltılır.

… Ve Amerika savaşa giriyor

Tüm bu cephelerde iç açıcı olmayan manzaraya karşı savaş bir cephede, Çanakkale’de başka türlü seyretmektedir. İtilaf devletleri orduları dalgalar halinde gelip gelibolu istihkamlarının eşiğinde ölecek ancak tek bir kilidi bile söküp atamayacaktır. Tüm bu Türk birliklerinin başında genç bir albay canla başla savaşmaktadır ve adı da Mustafa Kemal’dir onun.

Birinci Dünya Savaşı’nın daha başlangıcında güçlü İngiliz ve Fransız donanması Çanakkale Boğazından geçerek başkent İstanbul’u bombardıman tehditi altında baskıya alarak Osmanlı Devletini savaş dışı bırakma planı böylece yenilgiyle sonuçlanıyor birleşik donanmanın Marmara’ya girişine izin verilmiyor, çileden çıkan İngiliz ve Fransızlar Avusturalya ve Yeni Zelanda askerleri ile takviye ettikleri birlikler ile Gelibolu yarımadasına zorlarken dünya tarihinin en kanlı savaşlarından birini başlatmış oluyorlardı.

Birinci Dünya Savaşı boyunca doğudaki bu manzaraya karşı Çanakkale cephesinde Türk gücü ve vatanseverliği anlaşma devletlerini yener. İstanbul kurtulurken Irak cephesinde Türk kuvvetleri Kut-ül Amare’yi boşaltmak zorunda kalır. Bağdat İngilizlerin eline düşer. Filistin cephelerine yine Almanların kışkırtmasıyla ile giren Türk birlikleri çekilmek durumunda kalır. Almanya’nın çok gelişkin sanayiine rağmen İngilizler’in denizlere egemen olması nedeniyle dünyanın diğer bölgeleriyle ilişkileri kesilir. Henüz tarafsız olan Amerika Birleşik Devletleri İngiliz ve Fransızlara yoğun silah satışında bulunur. İngiliz ve Fransızlara savaş malzemesi taşıyan Amerikan gemilerinin birçoğu batırılır. Artık Amerika Birleşik Devletleri anlaşma devletlerinin yanında savaşın içindedir.

Genç, dinç ve güçlü Amerika Birleşik Devletleri Batı Avrupa cephelerine birlikler akıtmaktadır. Rusya’nın 1918 başlarında savaştan çekilmesi durumu değiştirmez. Batı cephesinde iyice güçlenen anlaşma devletleri Almanları geri atarken Osmanlı Devleti’nin güney cephelerini de çökertmişitir. Bozguna uğrayan Almanya’da artık iç ayaklanmalar başlar. Savaş 1918’de anlaşma devletlerinin üstünlüğü ile sonuçlanır.

Anadolu’nun paylaşımı masada

Birinci Dünya Savaşı’nın bitiminde dört imparatorluktan ikisi çöker ve parçalanırken diğer iki imparatorluk ta hem nitelik değiştirmiş, hem de ufalmıştır.

Bir uluslar mozaği olan Osmanlı, “ulusal devrimler çağı”nın karşı konamaz ateşiyle karşılaşıyor, imparatorluğun yapısı içindeki birimlerde dağılma sürecine giriyordu ki, bu tarihi gelişim süreci içinde kapitalizm ve burjuva devrimlerinin Osmanlı imparatorluk yapısını ulusal devletlere bölerek parçalamasından başka bir şey değildi.

Osmanlı İmparatorluğu sadece savaşı yitirmemiş, itilaf devletlerinin işgaline boyun eğerek kağıt üzerinde “bağımsız devlet” olmuş, Talat, Cemal ve Enver Paşalar halktan yakalarını kurtarmak için Alman gemisi ile Odessa’ya oradan da Berlin’e geçer.

Savaş alanlarında ölmüş yüzbinlerce asker can alıcı salgın hastalıklar, kıtlıklar, karaborsa ve sefaletin tüm öfkesi Enver Paşa’nın başında bulunduğu İttihat ve Terakki’nin yöneticilerini hedef alır. Giderek sarayla iç içe olan İttihat ve Terakki Partisi’nden doğan boşluğu yine saraya yakın ve sonradan ulusal direncin karşısında saf tutacak “Hürriyet ve İtilaf” partisi doldurmaya başlar.

Birinci Dünya Savaşı’nın sonu bırakın Osmanlı sınırlarını, Anadolu’da son Türk varlığının kalmasını bile riske atmıştır. Barış anlaşması imzalanıncaya kadar silâhların susması demek olan ateşkes anlaşmaları resmen dayatmadır. Eğer barış sağlanamazsa anlaşma bozulacak ve savaş yeniden başlayacaktır. Anlaşma devletleri artık tepeden buyruklar yağdırmaktadır.  

30 Ekim 1919 günü bu ağır koşullarda imzalanan Mondros Ateşkes Anlaşması Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarını tümden sınırlamış, anlaşma devletlerine istedikleri yeri işgâl edebilecekleri hükümleri konmuş, memleketin bütün haberleşmesi anlaşma devletlerinin kontrolüne girmiş, doğudaki altı ilde Ermenistan’ın konuşlandırılmasının kapıları aralanmıştır. Memleketin limanlarından da anlaşma devletlerinin yararlanabileceği hükümleriyle de yetinilmemiş, Osmanlı’ya asayişi sağlayacak biraz asker dışında ordularının terhis etmesi dayatılmıştır.

Anlaşma devletleri bir yandan Boğazları işgâl ederken bir yandan da İstanbul’da karargâh kurarak Osmanlı Hükümeti’ni etki altına almış, Anadolu’yu paylaşma plânlarını yürürlüğe koymuştur. İngiliz, İtalyan, Ermeni, Yunanlıların fiilî işgâllerine, ya da işgâl plânlarını muhatap olan Anadolu halkını zor günler beklemektedir.

Yunan İzmir’e çıkıyor

Ocak 1919’da 27 devletin katıldığı Paris’teki konferans anlaşma devletleri arasındaki paylaşımdan kaynaklanan çıkar çatışmalarını su yüzüne çıkarır. Anadolu’nun paylaşımı üzerinde çıkar çatışmalarının yaşandığı bu konferansta İngilizler Akdeniz kesimiyle Batı Anadolu’nun İtalya gibi güçlü bir devlete verilmesini kendi çıkarları açısından uygun görmez. Bu iş için İngiltere’nin etkisi altında bulunacak bir güçsüz devlet aranmaktadır. İşte bu noktada Yunanistan İngiltere’nin kafasında tam bir biçilmiş kaftandır. Konferansta Mondros Ateşkes Anlaşması’nın yedinci maddesinin uygulanması bu anlayışa uygun olarak anlaşma devletleri adına Yunanistan’a bırakıldı.

Tam 1500 oturumun yapıldığı ve 58 başlık altında süren “Paris konferansı”nda yenilen devletlerin temsilci bulunduramayacağı kararı da olduğundan Türkiye bu konferansta temsil bile edilmez.

15 Mayıs 1919 günü İngiliz ve Fransız savaş gemileri ile desteklenen Yunanlılar İzmir’e asker çıkartır.

Bu da yetmiyormuş gibi anlaşma devletleri ile gizli ilişkiler kuran azınlıklar Anadolu’daki Türk varlığının tümüyle ortadan kaldırılması için içeride yoğun isyanlar geliştirmeye başlar.

İngiliz Kontrolündeki Saray

Buna rağmen başgösteren ulusal direnişler düzensiz, yetersiz, ufak boyutlu ve sonucu belirsiz bir karakter taşımakla birlikte sonradan gelişecek ulusal Kurtuluş Savaşı’na ve yeni tipte bir Türk devletinin yaratılmasına ruh veren özü de içinde taşır. Anadolu’da işgâllere karşı gelişen hoşnutsuzluk Osmanlı Hükümeti’nce geçici görülüyor, Osmanlı Hükümeti değil direnmek, herşeylerini ve kaderlerini İngilizlere teslim etmiş bulunuyordu.

Daha Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı’nın savaşa girmemesini savunan, bu yüzden Enver Paşa’nın başını çektiği İttihatçı asker kadro ile ters düşen Mustafa Kemal Paşa bir yandan yeni görevlere gelen arkadaşları ile, bir yandan çok yakın asker çevresi ile görüşüp ateşkes anlaşması hükümlerine uyulmaması, orduların terhis edilmemesi gerektiğini tavsiye etmektedir. Askerî başarılarından dolayı çevresinde dürüst ve ünlü bir kişi olarak tanınan Mustafa Kemal Paşa’nın anlaşma devletlerinin karargâh kurduğu İstanbul’da direnme yanlısı tutumu doğal olarak son derece tehlikeliydi ve durum ciddiydi. İstanbul Hükümeti’nin ve Padişah Vahdettin’in İngilizlerde çözüm arayan tutumu karşısında Mustafa Kemal Paşa daha o günlerde yeni bir Türk Devleti yaratarak kurtuluşu bu yolla sağlamayı benimsemiştir.

Mustafa Kemal  9. Ordu Komutanı

İngilizler Anadolu’daki huzursuluktan ve direnmeden rahatsız durumdadır. Doğudaki asayişi ve ateşkesi sağlamak üzere başından beri İngiliz hayranı olan Damat Ferit İngilizlerin de zorlamasıyla Vahdettin tarafından iş başına getirilir. Bu durum Mustafa Kemal Paşa için bir fırsattır. Damat Ferit’in çevresini tanımaması Mustafa Kemal Paşa’ya avantaj kapılarını aralar. Mustafa Kemal Paşa doğudaki  9. Ordu’nun başına gelirse asayişi sağlar ve hükümeti sıkıntıdan kurtarabilir. Mustafa Kemal bu düşünceleri inceden inceye Damat Ferit’e kendi çevresini kullanarak telkin ettirir. Zaten Vahdettin için İttihatçı asker kadro ile ters düşen Mustafa Kemal temiz bir kişidir. Çeşitli çalışmalar sonucu 30 Nisan 1919’da Mustafa Kemal artık 9. Ordu Komutanı’dır. Görevi ise doğudaki İngiliz isteklerini yerine getirmek, asayişi sağlamak, halkın silâhlanmasını önlemektir. Mustafa Kemal’in göreve gitmeden önce vedalaştığı Vahdettin, İngilizlerin asayiş yakınmalarının giderilmesini rahatlama açısından önemli bulmaktadır. Ve Mustafa Kemal’e Vahdettin’in son sözü “Paşa, devleti kurtarabilirsin” olmuştur. Bu söze karşı Mustafa Kemal’in verdiği yanıt ise “Elimden geleni yapacağım” şeklindedir.

Atatürk’ün sağlığında Amerikan elçisi olan ve kendisiyle uzun konuşmalar yapan General Sherill’e göre : “Talih bir taraftan Yunanlılar’ı İzmir’e çıkarırken öbür taraftan onlara karşı koyacak Mustafa Kemal’i Samsun’a getiriyordu. Vahdettin Mustafa Kemal’i Samsun’a ordu müfettişi olarak göndermekle, başkenti arzu edilmeyen şahsiyetten kurtarmayı düşünmüştür. Yunanlılar’ı İzmir’e gönderen Loyd Corc ve Mustafa Kemal’i Anadolu’ya tayin eden Vahidettin adındaki iki kukla talihin aleti olmuşlardır. Vahidettin Almanya seyehatinde (15 Aralık 1917- 4 Ocak 1918) refakatindeki Mustafa Kemal Paşa hakkında iyi intibalar edinmişti. Her ikisinin Enver Paşa’yı sevmemeleri, onları birleştiriyordu. Mustafa Kemal’in yurt sevgisi herhalde Vahidettin’in gözünden kaçmamış olmalıydı. Fakat bu hükümdar, kendi durgunluğu ile Mustafa Kemal’in ateşli ruhu arasındaki uçurumun farkına varamamıştı.

Mustafa Kemal Paşa Samsun’da

“Ondokuz mayıs bindokuzyüzondokuz

Bir eski kıyı kenti Samsun.

Bu başlayan yeni bir gün değil, bir çağ

Duyar milyonlarca yüreğin çarpıntısını

Kocaman yüreğindeki kocaman vuruşta.

Bu vuruş, böyle canlı ya, ölüm öldü.

“Ferman padişahın dağlar bizim” demiş Dadaloğlu

Bunu diyemeyecek mi bir Mustafa Kemal

Saray bitik, hayır yok saraydan

Vahdettin İngilizlerin avucunda yitik”

(Orhan Asena)

Yunanlıların İzmir’e çıkartma yapmasından bir gün sonra 16 Mayıs’ta yeni görevine gitmek üzere Mustafa Kemal İstanbul’dan Samsun’a hareket etmiştir.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal görünüşte İstanbul Hükümeti’nin memurudur. İstanbul Hükümeti de ona asayişi sağlamak ve İngilizlere karşısında rahatlamak noktasında güvenmektedir. O nutkunda belirttiği gibi yapacağı işleri kimseye sezdirmiş değildir. Sadece İstanbul’dan ayrılmadan bir gün önce yakın arkadaşı Fethi Okyar’a “Hükümet ve Saray benim hakkımda derin bir gaflet içinde bulunuyor” demiştir. Mustafa Kemal Saray ve İstanbul Hükümeti etrafında köhnemiş kadroyla hiçbir iş yapılamayacağını anlamıştır. 25 Mayıs’a kadar Samsun’da kalan Mustafa Kemal işe başladığına dair önce İstanbul Hükümeti’ne telgraf çeker. Samsun’daki İngilizlerle asayişin nasıl sağlanacağı konusunu görüşür. Bu sıralarda İzmir’in işgâline tepkiler büyürken İngilizlerin kontrolündeki bir Samsun’da iş yapmak hayli zordur.

Mustafa Kemal Paşa 25 Mayıs’ta Havza’ya geçer. Anadolu’daki dağınık birliklerin komutanlarını kendine bağlar. Tercihleri önlemeye başlar. Yurdun dört bir yanında mitingler yapılması için talimatlar verir. Sakladığı düşünceleri ve faaliyetlerini artık açıkça yapmaktadır. İstanbul Harbiye Nezareti’ne 3 Haziran’da çektiği telgrafta özetle şunları söyler : “İzmir yöresinde görülegelen olayların ve benzerlerinin başgöstermesine karşı ulusun çoşkusunu ve vicdan sızlamalarını ve ne de bundan doğan ulusal gösterileri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiç kimsede hiçbir güç göremeyeceğim.”

Mustafa Kemal’den zaten kuşkulanan, ancak Damat Ferit ve Vahdettin’in atamasına karşı çıkamayan İngilizler Padişah’a ve İstanbul Hükümeti’ne 6 Haziran 1919’da Mustafa Kemal’in derhal İstanbul’a dönmesini emrettirirler. Mustafa Kemal ve yakın çevresi için artık ok yaydan çıkmıştır.

Batı cephesinde ise durum vahimdir. Yunanlılar Ege’de ilerleyişini hızla sürdürmektedirler. Küçük çaplı milis direnmeleri gerek batıda, gerekse güneydoğuda Fransızlara karşı zayıf ta olsa devam etmektedir. Bu direnen milis kuvvetlerin adı Kuva-yı Milliye, yani ulusal kuvvetler olmuştur. Asıl büyük mücadele başlayıncaya kadar Kuva-yı Milliye düşmanı oyalamakta ve zaman zaman durdurmakta büyük hizmetler verir.

Havza’dan Amasya’ya en yakın arkadaşları Ali Fuat Paşa ve Bahriye Nazırı Rauf Bey’le gelen Mustafa Kemal ünlü Amasya Tamimi’yle kartlarını gerek İstanbul Hükümeti’ne, gerek İngilizlere karşı bütünüyle açmıştır. Vatanın bütünlüğü ve ulusun bağımsızlığının tehlikede olduğuna işaret eden tamimde askeri birliklerin terhis edilmeyeceği, dolayısiyle ateşkesin mümkün olmayacağının altı çizilmekte, Sivas’ta bir ulusal kurul toplanmasının âciliyetine dikkat çekilmektedir.

3 Temmuz’da Amasya’dan sonra Sivas üzerinden Erzurum’a geçen Mustafa Kemal yoğun çalışmalar sonucu ilk büyük ulusal kongreyi burada 23 Temmuz’da açar. Gücünü ulusal iradeden alan bir hükümetin Anadolu’da kurulup çalışabileceğini belirginleştirir.

8 Temmuz’da Dahiliye Nezareti’nin görevden aldığı Mustafa Kemal için bir de Damat Ferit’in teklifiyle Vahdettin’in imzaladığı o ünlü “devlet memurluğu”ndan alınması da eklenir. Mustafa Kemal’in artık yetkileri yoktur.

Güç Şartlar Altında Sivas

Erzurum’dan Sivas’a geçmek için parası bulunmayan Hey’et-i  Temsiliye bir emekli bin başı 900 lira olan tüm parasını ödünç vermiş 10 lira da kendi aralarında toplayarak 29 Ağustos 1919’da Erzurum’dan hareket edilmiştir.

Erzurum Kongresi’nin ardından Sivas’a geçen Mustafa Kemal bütün güçlüklere rağmen Sivas Kongresi’ni açar. Ateşli tartışmaların yapıldığı kongrede ne üzücüdür ki hâlâ Padişah’a bağlı kalmaktan başka çare olmadığını ileri sürenler Mustafa Kemal’in kongre başkanlığına bile itirazda bulunurlar. Damat Ferit’in ve Vahdettin’in görüşüne katılanlar Anadolu’daki direnişlerin ne başkaldırıların Osmanlıları İngilizlere karşı zor durumda bırakacağını ileri sürer.

Bu zorlu dönemde İstanbul hükümetince ve de İngilizlerce Mustafa Kemal’i ve çevresini “Bağımsız Kürdistan” istemleriyle de boğmak istemişlerdir. Mustafa Kemal’in 9 Eylül’de Sivas’ta iken konuya ilişkin çektiği telgraflar bu durumu aydınlatmaya yetmektedir.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ölü veya diri yakalamak, ulusal başkaldırıyı bastırmak için Elazığ Valisi Ali Galip’in başarısız girişiminin ardından Damat Ferit bu defa aynı hain plan için Ankara Valisi Muhiddin Paşa’yı memur eder. Muhiddin Paşa beraberinde kalabalık jandarma müfrezesi ile birlikte Sivas’ı basacak Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ölü ya da diri ele geçirmeye çalışacaktır. Bu plan öğrenilir öğrenilmez durum Ankara’da bulunan kolordu komutanı Ali Fuat Paşa (Cebesoy) ya bildirilmekle kalınmaz aynı anda o sıralarda Kırşehir Keskin yöresinde bulunan Kuvayı Milliye reislerinden Rıza Bey’e (Kendisi sonradan Kırşehir mebusu olmuştur) Ankara Valisi Muhiddin Paşa’nın tutuklanıp Sivas’a getirilmesi ricasında bulunulur.

Sonuçta Muhiddin Paşa Kırşehir’li Rıza Bey’in başında bulunduğu Kuva-yı Milliye müfrezelerince yakalanarak Sivas’ta bulunan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının huzuruna getirilir.

Keskin’li Rıza Bey (Silsüpür) Ankara Valisi Muhiddin Paşa’yı 19 Eylül 1919 günü Keskin’le Elmadağ arasındaki “Kılıçlar beli”nde müfrezesiyle birlikte yakalamıştır.

Esasen Ankara valisi Muhiddin Paşa Mestuve tahsisattan (örtülü ödenek) para ile Çorum’a gelerek orada bazı tertibat ve telkinat icra etmekteyken haber alınmış. Çorum’dan Ankara’ya doğru firar ettiği sırada yakalanmıştır.

Ankara Valisi Muhiddin Paşa’nın Rıza Bey’in başında bulunduğu Kuva-yı Milliyecilerce tutuklanıp Sivas’ta Mustafa Kemal’i tesliminden sonra ilk mecliste Kırşehir mebusu olacak Ankara defterdarı Yahya Galip (Kargı) Ankara Valiliği’ne getirilmiştir. Kırşehir mebusu olan Yahya Galip Yozgat’ta baş gösteren “Çapanoğlu isyanı”nın bastırılmasına kadar Ankara valiliği görevinde bulunmuştur.

Mustafa Kemal’in huzuruna çıkartılan ve de can telaşıyla pişmanlığını ifade eden devrik Ankara Valisi Muhiddin Paşa’dan Hey’et-i  Temsiliye için çalışacağına dair namus sözü alındıktan sonra kendisi İstanbul’a gönderilmiştir.

Ankara ve çevresinde ulusal hareketlerin daha bir serbest şekilde yürütülmesi İstanbul cephesinde ciddi bir sancı olmuş Ankara valiliği de bu anlamda önemsenmiştir. Hürriyet ve İtilaf Partisi’nin yapılacak olan milletvekili seçimlerine katılmama sebeplerinden birini de Ankara valisi Muhiddin Paşa’nın Keskin’de yakalanarak Muhafaza altında Sivas’a götürülmesi olayı olmuştur.

XIX. yüzyılın sonu XX. Yüzyılın başlarında Keskin ve Mecidiye kazaları olan Kırşehir ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca da Mecidiye, Avanos, Mucur kazalarıyla birlikte Ankara’ya bağlı bir sancaktır.

Ankara’da bu dönem Muhiddin Paşa gibi ulusal hareketin aleyhinde çalışan bir valinin bulunması Kırşehir’de ortaya çıkan ulusal bilincin; Mustafa Kemal ve arkadaşlarına destek veren eylemliliğini köreltmeye yetmemekle birlikte etkilediği de bir gerçektir.

Vali olmanın idari nüfuzuna da kullanan Muhiddin Paşa, Hacıbektaş’taki Bektaşi Şeyhlerini İstanbul Hükümeti safına çekmek için yoğun çabalar harcamış Ali Fuat Paşa’nın çabalarıyla bu hain tutum başarısız kalmıştır.

Söz konusu dönemde Kırşehir’e bağlı bulunan Avanos İlçesinin Kaymakamı Enver Bey’in değiştirilmesine de teşebbüs edilmiştir ki, Mustafa Kemal ve 9 Heyet-i Temsiliye üyesisinin aldığı kararla Milli Harakat ve Teşkilata yardım hizmetleriyle öne çıkan bu Avanos Kaymakamı Enver Bey’in görevden alınılmasının önüne geçilmesi için hem 11. Fırka Komutanlığına bildirimde bulunulmuş hem de Kırşehir Mutasarrufluğunun nazari dikkatinin çekilmesi istenmiştir.

Eylül 1919’da Sivas kongresine katılmak üzere İstanbul’dan gelen “gizli karakol cemiyeti”nin yöneticisi Kara Vasıf Bey “Ankara Valisi Muhiddin Paşa’nın sık sık Kırşehir’e gittiğini, orada Bektaşi Şeyh ve babalarını milli mücadeleye karşı kışkırttığı” haberini getirdiğinde bu durum Mustafa Kemal ve Hey’et-i  Temsiliye için hiç de yadırganmamıştı.

Kırşehir’deki Bektaşi dergahıyla ilişki kurmaya çalışan İstanbul hükümetinin girişimlerine karşılık 10.Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa Miralay Osman Bey’i Hacıbektaş’ta bulunan Cemalettin Çelebi’nin yanına yollamış, bu Osman Bey Ankara valisi Muhiddin Paşa’nın İstanbul hükümeti adına yürüttüğü çabaların başarısızlığını yerinde görerek Ali Fuat Cebesoy’u bilgilendirmiştir.

Ankara valisi Muhiddin Paşa İngilizlerin sağladığı paralarla Hacı Bektaş Çelebisi yoluyla Bektaşileri İstanbul Hükümeti yanına çekmeye çalıştıysa da, demokratik dünya görüşü ve ulusculuk anlayışına sahip olan Bektaşı tarikatı ve Bektaşiler, “dini temsil eden hilafet yerine, daha yenilikçi ve demokratik görünümlü uluscu hareketi” desteklemeyi kendilerine daha uygun gördüler.

Ulusal Kurtuluş savaşı süresi içinde Konya Valisi Cemal, Ankara Valisi Muhiddin, Elazığ Valisi Galip, Eskişehir mutasarrufu Hilmi, Bolu mutasarrufu Osman Kadir, Yozgat mutasarrufu Necip haince tutum sergiliyen dönemin idarecileri arasında olup bunların hemen tümü “Hürriyet ve İtilaf Partisi”ne bağlı bulunmuşlardır.

4 Eylül’de başlayan Sivas Kongresi bütün engellemelere rağmen 11 Eylûl’de sonuçlanır. Bu kongrede tüm yurttaki direniş örgütleri birleştirilmiş, tek  yönetim altına sokulmuş, bağmsızlık için manda gibi isteklerden vazgeçilmiş, İstanbul Hükümeti’nin tutumuna karşı açık bir cephe alınmış, Padişah’a Meclis-i Mebisan’ı toplaması için baskıda bulunulmuştur.

Bu süreler içinde Kuva-yı Milliye bir yandan işgâlçi düşmana karşı direnirken bir yandan da Damat Ferit’in kışkırtmalarıyla boğulmak istenmiş, doğu Anadolu’da Sivas Kongresi’nde alınan kararları tanımayanlar çıkmış, bunlar derhal susturulmuş, ama daha acı tepkiler İç Anadolu’da görülmüştür. Konya’nın Bozkır ilçesi Damat Ferit’çi bir valinin kışkırtmasıyla Hey’et-i Temsiliye’ye karşı ayaklanmış, Kuva-yı Milliye birlikleri Eylûl sonunda başlayan bu olayları ancak Kasım ayında bastırabilmiştir. Mustafa Kemal ve Hey’et-i Temsiliye üyeleri “Kuva-yı Milliye’yi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esastır” düşüncesiyle Anadolu’nun düşman istilası altında debelendiği bu süreçte Erzurum ve Sivas kongrelerinin aldığı kararlar doğrultusunda çalışmalırını artık Ankara’da yürütmeyi plânlamıştır.

23 Ağustos 1919’da 15. Kolordu komutanı Kazım Karabekir, Raif,Hüseyin Rauf, ve Mustafa Kemal imzalı Sivas 3. Kolordu Komutanlığına yazılan bir şifreli telgırafta, Sivas Kongresine katılmak için erken haraket edenlerden başka Ankara’dan Hoca Ahmet Efendi, Yozgat’tan Bahri Bey ve bazı İllereden Sivasa haraket edenlerin isimleri zikredilirken Kırşehirden Zeki Efendi’nin de delege olarak Sivas’a Hareket ettiği bildirilmektedir

Hey’et-i  Temsiliye Sivas’tan Kayseri ve Kırşehir üzerinden Ankara’ya hareket etmek için hazırlıklara başladığında araç lastiği ve benzin parasına muhtaçken ve de Osmanlı Bankası’ndanan ulusal davanın zarar görmemesi için “tüccardandır” denilerek bir kişi kanalıyla bin lira tedarik etmek için uğraşırken Bayburt’un Hars kariyesinde bulunan “Şeyh Eşref” adlı bir yobaz “Harp edeceğim. Allah bana şeriat ilanına memursun dedi” diyerek etraf köylerde beyannameler dağıtmakla halkı Mustafa Kemal ve Hey’et-i  Temsileye karşı isyana teşvik etmekle meşguldür. Sonuçta bu isyan bu yalancı peygamber ve oğullarının bertaraf edilerek Hars’ın teslim alınmasıyla sonuçlanmıştır.

Sivas’tan Kayseri’ye

Mustafa Kemal 8 Aralık 1919’da Sivas’ta iken Konya 12.Kor. Alb. Fahrettin Bey’e (Altay) gönderdiği özel bir mektupta temsilciler kurulunun yakında Kayseri’ye, Kırşehir üzerinden de Ankara’ya oradan da Balıkesir yakınındaki Seyitgazi’ye gideceğini ancak bu gidişi gizli tuttuklarını özellikle işaret etmiştir.

Sivas’tan Ankara’ya gidecek Hey’et-i Temsiliye Ankara’ya hareket ederken niçin Kayseri – Kırşehir – Ankara güzergâhını seçmiştir. Bunun en belirgin nedeni Kayseri ve Kırşehir’in Orta Anadolu’nun önemli birikimine sahip şehirleri olmasıydı. Gerek Kayseri’de, gerek Kırşehir’de ulusal Kurtuluş Savaşı’na  açık destek veren cemiyetler, dernekler filizlenmeye başlamıştır bile. Mustafa Kemal Paşa’nın bundan haberi olmuştur. 30 Kasım’da Sivas’tan ayrılan 20.Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa Hey’et-i  Temsiliye’nin takip edeceği yolu ve konak yerlerini seçmek üzere işe başlar. Ali Fuat 12 Aralık 1919’da Ankara’ya gelerek “Kayseri ve Kırşehir muhidlerinde milli heyecanı memnun verici gördüğünü, yol güvenliğinin olduğunu ve Ankara’da hazırlıkların tamamlandığını” bildirerek Sivas’tan hareket edilmesini ister.

Tam da bu sıralarda Damat Ferit Paşa hükümetince alınan karar gereği Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Orbay’ın yakalanarak İstanbul’a getirilmesi emrini yerine getirmek için görevlendirilen Elazığ valisi Ali Galip Kayseri’ye gelemez. Sivas Kongresi’ni basma teşebbüsünde de bulunan Ali Galip Mustafa Kemal Paşa ve çevresi tarafından etkisiz bırakılır.

Kayseri’deki   Karşılama

18 Aralık 1919’da Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey (Orbay), büyükelçi Ahmet Rüstem, vali Mazhar Müfit (Kansu), Hakkı Behiç beyler ve çalışma  arkadaşlarından oluşan Hey’et-i Temsiliye Sivas’tan hareket eder. Hava soğuktur ve kar yağışı devam etmektedir. Otomobilin de üstü açıktır. Ancak saatte 20-25 kilometre süratle giden otomobiller geceyi bir kasabada geçirdikten sonra 19 Aralık 1919 akşamı Kayseri’ye ulaşır. Önde giden Mustafa Kemal Paşa ve Hakkı Behiç’in bulunduğu otomobiller Kayseri’ye girmişler, Mazhar Müfit Bey’in bulunduğu otomobil ise kara saplanmıştır. Karpit lambaları yakarak bulundukları yeri gösteren yüzbaşı Bedri Bey ve şöförü bir yandan da kurt saldırılarından korunmak için makinalı tüfeği hazır vaziyete getirirler. Nihayet Kayseri’den gelen yardımla Hakkı Behiç Bey’in arabası da Kayseri’ye ulaşır.

Kayseri Milli Suvari Kuvvetleri Hey’et-i  Temsiliye’yi şehre 10 kilometre uzaklıktaki Kumar’lı Hanı’nda karşılar. Kayseri’de her yer bayraklarla süslenmiş, gerçek bir milli heyecan yaşanmaktadır. Büyük sevgi gösterileriyle misafirlerini karşılayan Kayserili’ler gece de fener alayı düzenler. Kayseri sokakları davu-zurna sesleri ve milli şiirler ile inler. Çalışmalar burada da memnuniyet vericidir. Hey’et-i  Temsiliye Kayseri’den görkemli bir törenle uğurlanır.

Kırşehin Atlıları  Topaklı’da

Yolculuk çetin kış koşullarında oldukça zahmetlidir. Kayserililer konuklarına yol azığı olarak börekler, sucuklar, pastırmalar, piliçler koymuşlardır.

Topaklı’ya varıldığında Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığındaki Hey’et-i  Temsiliye’yi Kırşehir atlıları karşılar. Topaklı’da nöbeti Kayseri atlılarından Kırşehir atlıları devralır.

Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı, Erzurum ve Sivas Kongrelerinin heyecanı ile memleketin işgal edilmesinin yarattığı derin üzüntü Kırşehir’de milli davaya bağlılığı doruğuna çıkartır.

Sivas Kongresi’nde alınan kararlar gereği Anadolu’da kurulan bütün ulusal direniş örgütleri “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti” altında toplanmış, Kırşehirliler de cemiyetin Kırşehir şubesini Müftü Halil (Gürbüz) Efendi’nin başkanlığında faaliyete geçirmişlerdir. Öğretmen Ömer Aydın, Mehmet Ağa, Hayrullah Efendi’nin yer aldıkları bu cemiyetten başka 1918’de memleketin gidişhatını iyi görmeyen Kırşehir’li gençler “Kırşehir Gençler Mahfili ” (Kırşehir’li Gençler Derneği)ni yedek subaylıktan terhis olan gençlerin öncülüğüyle kurmuşlardır. Elliyi geçgin Kırşehir’li gencin görev aldığı bu dernekte Garipoğlu Reşat (Özdeş), Marangöz Yusuf, Necati, Cevat Hakkı (Tarım), Mustafa Hilmi (Nural), tüccardan Mehmet, Mehmet Fevzi (Saçak), Öğretmen Tayyip, Orman Memuru Katırcıoğlu Ahmet (Ersan) da yer almışlardır.

Kırşehir  Gençler Derneği kurucularından ve bu derneğin umumi kâtibi ve Kırşehir Türk Ocağı Reisi Hilmi Nural derneğin kuruluşuna ilişkin değerli hatıralarını Sırrı Kardeş’e yazdığı bir mektupla aktarıyor:

            “Birinci Dünya Harbinden mağlup çıktık (1 Aralık 1918). Memleketin bu feci halini gören ve bunun siyasi neticelerini sezen her genç gibi, ıstırap ve hicapla karışık üzüntüler içinde Kırşehir’imize dönmüş bulunuyordum. Kırşehir Anadolu’nun hemen merkezinde olduğu için siyasi fırtınaların tesirini ancak ruhumuzda duyuyorduk. Herkes işi ile meşgul oluyordu. Fakat derin bir iç sıkıntısından kurtulamıyorduk. Başbaşa verip dertleşilmesi, milli istiklal ve hakimiyet yolunda tutuşan ruhların, ümitlerin ufuklarda biraz olsun gezebilmesi herkese bir teselli ve kudret kaynağı oluyordu. Bu ihtiyaç ile talimgâhta ve harp meydanlarında bilhassa birbirlerini tanıyan üç – beş arkadaş arasıra birleşir, konuşur, dertleşirdik. Kırşehir mahalle ve odalarının kuruluşu bakımından çok dağınık olduğu için mahalleleri ayrı ayrı olanlar birbirini samimi olarak tanımıyorlardı. Gençleri birbiriyle tanıştırmak, memleketin ictimai birliği ve inkişafı namına çok lüzumlu bir vazife görülüyordu. İşte bu iki ihtiyaç bizi bir cemiyet teşkiline sevk etti. Bu düşüncemi ilk defa arkadaşım Garipoğlu Reşat’a açtım. Fikrime hemen iştirak etti. Reşat Bey’in hükümet karşısındaki ‘iş bitiren’ adıyla hem saatçi hem yazıhane olan bir dükkanı vardı. Daireden çıktıktan sonra hemen her gün orada bu mevzuu incelerdik. Düşüncemi tüccarlardan Mehmet Fevzi Saçak, Muallim Tayyip ve Orman Memuru Katırcıoğlu Ahmet Beylerle görüştük. Hepsi aynı duygu içindeydiler. Arzular birleşmişti. Sekiz – on maddelik bir nizamname yazıldı. On arkadaşla müessis olarak Şubat 1334’te beyannamemizi makama verdik. Memleketimizde resmen ‘Kırşehir Gençler Derneği’ kurulmuştu. Dernek hiçbir yere bağlı değildi. Mahalli ve müstakildi. Belediye ve Meclis-i Umumi gibi resmi halk kurullarını ellerinde tutan nüfuzlular, bizim samimi bir duyguyla kurduğumuz müessesemizden mevkileri hesabına kuşkulanıyorlardı. Halbuki onların korktukları şey bizim hiç aklımızda yoktu.”

Ankara Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin 3 Kasım 1919 tarih ve 10 nolu kararından da anlaşılacağı gibi Kırşehir’de ulusal mücadeleye destek veren cemiyetleşme çok daha erken başlamıştır. Aynı defterin altı nolu kararında Hacıbektaş’ta da “Müdafaa-i Hukuk Milliye Cemiyeti”nin kurulmuş olduğu, aynı cemiyetin bir şubesinin de Mucur’da teşekkül ettiği kesindir.

Mucur’a Geliş

Mustafa Kemal Sivas’tan Ankara’ya gitmek üzere yola koyulduğunda Hey’et-i Temsiliye’nin bütün parası 20 yumurta, 1 okka peynir, 10 ekmeğe yetecek kadardır. Mazhar Müfit Kansu’nun anlatımlarına göre Osmanlı Bankası’nın müdürüne “Bitlis Vali-i Sâbıkı” imzasıyla bir senet tanzim edilmiş, Hey’et-i Temsiliye üyelerinden Bahri Bey de “tüccardandır” diye kefil edilip 1000 lira para alınmıştır.

Mustafa Kemal ve Hey’et-i Temsiliye 20 Aralık 1919’da Mucur’a geldiklerinde saat 8:30’dur. Zamanın Mucur kaymakamı Cevat Bey  Mustafa Kemal’i karşılayarak Hükümet konağında konuk eder. Geceyi Mucur’da  durum değerlendirmesi yaparak geçiren Mustafa Kemal Kırşehir’e hareket etmeden önce Hacıbektaş’a uğrayacaktır. Kurtuluş Savaşı Anadolu’nun çoğunluğunu oluşturan köylü toplulukları üzerinde sözü geçenleri de kucaklamalıdır.

Mustafa Kemal’in Mucur’a bu ilk gelişleri sırasında Mucur kaymakamı bulunan ve sonradan Ankara İli İdare Heyeti Azası iken 1948 yılında ölen Ahmet Cevat Akın Atatürk’ün Mucur’a gelişiyle ilgili olarak Sırrı Kardeş’e gönderdiği mektupta şöyle diyordu:

            “Büyük Atamız 21 Aralık 1335’de Ankara’ya gitmek üzere Sivas Kongresine müteakip, kaymakamı bulunduğum Mucur kazasına teşrif etmişlerdir. Kongreye tekabül eden günlerde milli inkılabımızın nüvesi olan Müdafa-i Hukuk Teşkilatının merkez kazadan başlayarak köylere bizzat gitmek ve köylüleri tenfir ve irşat etmek suretiyle, kazanın her tarafını temin eylemiştim. Ahiren bir milli suvari müfrezesi, bütün teçhizat ve iaşesi halk tarafından temin edilmek üzere vücuda getirilmiş, hatta o zamanki ajanslar takip edilirse İnönü Harp Cephesine gönderilmek kaydıyla Mucur suvari müfrezesi yola çıkarılmıştı. Müşarünileyh: ‘Ben bu vaziyeti gezdiğim yerlerde görmedim. Siz şimdiden milli davamızı muhitinizde, kat’i bir muvaffakiyetle tebarüz ettirmiş bulunuyorsunuz.” demişlerdir. 150 kadar silahlı Mucur atlıları ebedi şef huzurunda cirit oynamışlar, milli davamız uğrunda her an fedai cana hazır olduklarına ahdü peyman etmişlerdir. Milli Mücadele hizmetlerine ait birçok kıymetli hatıralarım mevcut ise de bunlara dair resmi vesikaları ve notları başıma dört sene evvel gelen bir felaket sırasında İzmir İdare Heyeti Azalığına tahvilen giderken, maalesef kaybettim. Müşarünileyh, Mucur kazasındaki vahdet ve uhuvvet-i milliyeden dolayı çok memnun kalmışlar, üç misafir kalmak suretiyle bütün ilçeyi garik-i şeref ve mefharet kılmışlardır. Nitekim güzergahtaki kazalarda bir gün bile misafir kalmamışlardır.”

Mucur’dan Hacıbektaş’a gitmek üzere hazırlanan Mustafa Kemal arabasına binmek için ilçenin caddesinde ilerlerken kalabalığın içinde Mustafa Kemal Paşa’ya yaklaşan Gülizar Nine – ki Kör Gülizar lakaplı olup, Osman Bölükbaşı’nın halası olduğu söylenir- Gülizar Nine, Mustafa Kemal’e yaklaşarak bir dua okuduktan sonra yakıştırdığı şu şiiri okur

(bkz, Öyküleriyle Kırşehir, Türküleri,destanları, ağıtları, Baki Yaşa Altınok,Oba yay., Ankara, 2003, sy;–246-247-248-249)

            Kadem bastın safa geldin Mucur’a

            Doğan aylar gibi doğ Kemal Paşa,

            Canım Kurban olsun senin yoluna,

            Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa.

***

            Aman Kemal Paşa, duy Kemal Paşa,

            Düşman yurda girdi uy Kemal Paşa,

***

            Şalvar giymiş kara kalpak başında,

            Madalyası parıldıyor döşünde,

            Çok gün görmüş daha genç yaşında,

            Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa,

***

            Aman Kemal Paşa, Duy Kemal Paşa,

            Düşman yurdu sardı uy Kemal Paşa.

***

            Yanında paşalar hizaya durur,

            Mucur çarşısında kurt gibi yürür,

            İnşallah kafiri kalbinden vurur,

            Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa,

***

            Aman Kemal Paşa, Duy Kemal Paşa,

            Düşman yurda daldı uy Kemal Paşa.

***

            Nica zulüm gördük evel-i ahir

            Aşımız ekmeğimiz kan ile zehir,

            Sana omuz verir koca Kırşehir,

            Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa

***

            Aman Kemal Paşa duy Kemal Paşa,

            Duşman yurda daldı uy Kemal Paşa

***

            Cemalin benziyor şu doğan güne,

            Niyazim var sahip çıkasın dine,

            Sana kurban olsun Gülizar Nine,

            Düşmanı yurdumdan kov Kemal Paşa.

1919 Anadolusu’nda 4 milyonun üzerinde alevinin kalben bağlı bulunduğu Cemalettin Efendi ve Hacıbektaş Dede postu vekili Niyazi Salih Baba hala İngilizler’in soluğunu ensesinden eksik etmediği Vahdettin’e ve Osmanlı hükümetine güven pompalayan bir durumda olmadığı gibi “millet ve mukaddes vatanın bekası için” ulusal direncin safında çoktan yer almıştır.

Hacıbektaş’a uğranılmasının önemini dönemin Hey’et-i Temsiliyesi içinde yer alan Mazhar Müfit Kansu anılarında  şöyle anlatmaktadır.

“Kayseri’lilerin birgün daha kalmaklığımız hususundaki ısrarlarına rağmen, hareket mecburiyetinde idik. Çünkü Hacıbektaş’a da uğranılacaktı. Bu mühim bir merkezdi. Bütün Anadolu’daki üç dört milyondan belkide daha ziyade miktara baliğ olan Alevilerin merbut bulundukları Çelebi, Hacıbektaş kariyesinde oturmakta idi. O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ve Hacıbektaş dede postu vekili Niyazi Salih Baba idi.

Milyonlara varan Alevî ve Bektaşiler, gerçi bitaraf bir vaziyette görülüyorsa da bunlar, Çelebi’nin, dede postu vekilinin emir ve iradesine tâbi olduklarından bu iki zat ile görüşmek onları tarafımıza çekmek için gerekliydi ve hem de Çelebi ile post vekili arasında birde ihtilaf var idi ki bu da varidat getiren bir maddenin ve sairenin temliki ve hisseleri meselesi idi.

Bunu da halletmek, her iki tarafı memnun ederek anlaştırmak bizim için de büyük bir kuvvet teşkil edecekti. Bu milyonlarca halk ihmal edilemezdi. Nitekim Cemaleddin Efendi Birinci Büyük Millet Meclisinde mebus olmuş ve bir aralık Meclis Reis Vekilliği de yapmıştır. İcabı hal bunu yaptırmış olsa gerektir.”

Esasen Hacıbektaş tekkesindeBel evladı” tabir edilen ve Hacıbektaş neslinden olduklarını iddia eden “Çelebiler”le kendilerini Hacıbektaş’ın “Yol evladı” gören Babalar arasında öteden beri şiddetli bir nüfuz rekabeti de mevcut bulunmaktadır. Anadolu ve Rumeli’deki Kızılbaş zümreleri Çelebilere bağlılıklarını kati suretde muhafaza ettikleri halde büyük şehir ve kasabalardaki tekkelerde Babaların nüfuzu hakim olmuştur.

Mustafa Kemal bu noktada “Çelebi” ile “Baba” itilafını da en azından Kurtuluş Mücadelesine zarar vermeyecek bir tarzda çözümlemiştir.

Dönemin Mucur kaymakamı bulunan Ahmet Cevat Akın Mustafa Kemal’in Mucur’da iken kendisine Hacıbektaş’taki Çelebileri kastederek “İnkılaplarda her unsurdan, fertten istifade lazımdır” dediğini aktarırken Ali Fuat Paşa’nın Mucur’a Heyet-i Temsiliye ile birlikte değil Mustafa Kemal’den birkaç gün evvel yalnız olarak geldiğini bir gece Mucur’da kaldığını ve Mudafa-i Hukuk Cemiyetinin durumunu sorduğunu ve Mucur’daki teşkilatlanmadan memnun kaldığını belirtmektedir.

Kırşehir’deki Baba Efendi

Nitekim Mustafa Kemal Kırşehir’e gelmeden 6 ay önce 26 Haziran 1919’da Tokat’ta 2.Ordu müfettişliğine yazdığı bir yazıda Kırşehir Hacıbektaş’taki Cemalettin Efendi’nin ve Hacıbektaş Dede postu vekili Niyazi Salih Baba’nın Kurtuluş Savaşı’na sağladığı desteği açık bir şekilde ifade eder:

“Tokat ve Amasya yöresi halkının önemli bir bölümü Kırşehir’deki Baba Efendi’ye son derece bağlıdırlar. Vatan ve ulusal bağımsızlığa gelecek zararı gözleriyle görmekte olan bu kişinin şimdiki kanısı şüphe yok ki buna çok müsaittir. Bundan dolayı sözüne ve kendisine güvenilebilecek, zararı gözleriyle görmekte olan bazı kişileri görüştürerek kendilerine uygun görülecek birkaç mektup yazdırarak bu yöredeki toplulukların ileri gelenlerine dağıtılmak üzere Sivas’a gönderilmesini yararlı sayıyorum.”

Buna karşı Hacıbektaş Çelebisi Cemalettin Efendi’den gelen bir telgrafta Hey’et-i Temsiliye çok açık bir destek ifade edilir:

“Devlet, millet ve mukaddes vatanın bekası ve haklarının muhafazası hususunda kurulan Hey’et-i âliyelerine Hey’et-i Temsiliye’nin vâki iştirakı ile fakirhanemizin kabül ve takdir buyrulduğunu tebşir eden telgrafınız alınmakla tâzimlerimizi ve teşekkürlerimizi arz ederiz… Hacıbektaş Çelebisi Cemalettin.”

Daha Hacıbektaşa gelmeden önce Sivas’tan Ankara’ya kadar olan yolculuğun hareket saatlerini , durulacak ve konaklanacak yerleri Hüsref Bey en ince ayrıntılarına kadar detaylandırıp Mustafa Kemal’e sunmuş, Mustafa Kemal bu detay yol güzergahı planını “Mucur’dan Hacıbektaş’a geçileceği” şeklinde düzeltip, “Mucur’a varıncaya kadar Hacıbektaş’a gidileceğinin özellikle gizli tutulmasını” emretmiştir.

Hacıbektaşlıların Cumhuriyet Israrı

Mustafa Kemal ve Hey’et-i temsiliye Hacı Bektaş’a geçtiğinde Sivas kongresinin kararları elden ele dolaşmakta ve kahvelerde okunmaktadır. Hacı Bektaş Çelebisi Cemalettin Efendi açık desteğin ötesinde Mustafa Kemal Paşa’ya “Cumhuriyet taraftarı” olduklarını bile iletir. Gerek Selçuklu gerek Osmanlı dönemlerinde yoğun haksızlıklara uğrayan bu kesimlerin doğacak yeni devletin “Cumhuriyet” olmasındaki ısrarları, şüpesiz Mustafa Kemal’e yüksek moral vermiştir. Ancak Paşa işi bilmektedir.  

Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’ya geçmeden önce kendilerine uğrayacağını bilmektedir. Karşılamak üzere Beştaş’lara kadar gitmiştir. Oysa aynı Cemalettin Efendi Talat ve Enver Paşalar I. Dünya Savaşı sırasında Hacıbektaş’a ziyarete geldiklerinde bu iki paşayı dergahın selamlığında karşılamıştı. Dahası bir zamanların Ankara valisi Sırrı Paşa bile kendi arabasıyla Beştaş’lara kadar gelmiş, burada toprağı öptükten sonra Hacıbektaş’a kadar yaya yürümüştü.

Tüm bu durumları Paşa’ya anlatan Mucur Kaymakam vekili Nihat Bey gözünden kaçmayan bu tezatlığı Paşa’ya “Paşam Çelebi Cemalettin Efendi’nin bu tavrı davamız için fâlihayırdır” diyordu. Çelebi Cemalettin Efendi Mustafa Kemal Paşa’yı siyah kupa arabasıyla karşılamış, bu arabaya Paşa’yı da alarak Hacıbektaş’a gelmişti.

Hacıbektaş’a Paşa’yla birlikte gelen Mazhar Müfit Kansu anılarına şu notları düşer:

“Biz de Çelebi Efendi’nin sarayı denilen harem selâmlık büyük ve fakat siyah toprak sıvalı binanın selâmlığının önünde durduk.

Bizi istikbal ile, merdivenden çıkınca bir odaya aldılar. Oda eski usul sedirlerle çevrilmiş, birkaç iskemle konulmuş, sigara masaları vesaireden ibaret eşyası ile, hiç de mükellef ve müzeyyen değildi. Bu mütevazi oda Çelebi’nin kabul odası imiş. Beş altı dakika sonra Çelebi Efendi geldi.

Çelebi Cemaleddin Efendi orta boylu, tıknazca ve kara sakallı, başında yeşil bir sarık sarılmış, cübbeye benzer siyah bir pardösü giymiş kıyafette idi. Paşa bizi takdim etti. İlk mülâkatlara mahsus havai sözler söylendi. Ve bir müddet sonra ‘İstirahat buyurunuz’ diye Cemaleddin Efendi hareme gitti. Ortalık kararınca odaya bir masa getirilerek rakı takımları konuldu. Cemaleddin Efendi geldi. Rahatsız olduğundan içmediğini fakat şerefimize içeceğini söyleyerek rakıya başladı. Paşa: “Biz de içmiyoruz!” cevabını verince Cemaleddin Efendi: “Burada içmemek nasıl olur? Bu âdeta bizi tahkirdir!” diye kadehi Paşa’ya sundu.

Birkaç kadeh rakıdan sonra yemek yenildi. Ve Paşa, Çelebi ile görüşerek, tamamen Kuvayi Milliye’ye taraftar olduğuna dair söz aldı ve buraya gelmekten maksadımız da hasıl oldu. Bu müzakere pek uzun sürmedi. Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lâzım gelen talimatı vereceğini vadetti. Paşa’nın vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilât Çelebi’nin nazarı dikkatini celbetti. Hattâ Çelebi daha ileri giderek cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdi ise de Paşa zamanı olmayan bu mühim mesele için müsbet veya menfi bir cevap vermeyerek gayet tedbirli bir surette müzakereyi idare etti. Anlaşılıyor ki Cemaleddin Efendi cumhuriyete taraftar, hele Salih Baba, hür fikirli, çok ileri bir zat. Ertesi gün Hacı Bektaş türbesi ziyaret edildi ve Salih Niyazi Baba’nın öğle yemeği davetinde bulunduk. Salih Baba türbenin ve dergâhının her tarafını gezdirdi. Meydan evi denilen mahalde yere küçük ve alçak bir masanın üzerine konulan büyük bir sininin etrafına oturduk. Hepimizin önünden dolaşan uzun bir havlu, yemekte çatal, bıçak vardı. Çok nefîs bir yemek… Can denilen müritler pek mükemmel ve sessizce hizmet ediyorlardı. Doğrusu yemekteki bu intizama hayret ettik. Yemeği müteakip ucu zıvanalı sigaralar ve kahveler de ikram edildi. O gün akşam üstü Mucur’a avdet edileceğinden, hareket zamanına kadar hoş bir sohbet ile vakit geçirildiği gibi, Çelebi ile Baba arasındaki ihtilâf bir derece halledilir bir şekle konuldu.

Alfred Rüstem Bey bu dergâhta çok merakla her şeyi tetkik ediyordu. Ve beraberce Aş Dede’nin odasına girdik; ocağa konulmuş eski zamandan kalma gayet büyük bir kazan vardı, onun yanında pösteki üzerinde çubuğunu içmekte olan baba oturuyordu. Baba bu tarihî kazanın muhafızı ve aşa ait hususatın müdürü olacak galiba. Rüstem Bey, Baba’ya hitaben:

Baba Efendi, bu kazan hangi tarihten kalmadır ve kimler tarafından kullanılmıştır?

Baba:

Pirimiz zamanından kalmadır.

Rüstem Bey:

Evet. Tarihi malûm mudur? Nasıl olup da bu ana kadar kalmıştır?

Baba:

Eski zamana sizi çok meraklı görüyorum. İşte bu kazan Pirimizden kalmıştır. Bize lâzım olanı bu; biz bugünü düşünür, yarına Allah kerim deriz. Geçmiş zamana da hu.

Rüstem Bey ile Aşbaba’nın yanından çıktık, Rüstem Bey: ‘Beklediği kazanın tarihini bilmiyor bu cahil adam!’ diye kızdı, fakat biraz sonra da:

Monşer, Baba’nın felsefesi tuhaf: ‘Bu günü düşünmek, yarına Allah kerim, geçmişe hu’; evet, bu da bir meslek olabilir. Amma, çok kritik olur.

Canım Rüstem Bey, dedim, biz buraya felsefe yapmağa, felsefe aramağa gelmedik. İşte Aşçı Dede bir kazan bekliyor vesselâm.

Gülüşerek, sonra Kırklar meydanını, camii, Balım Sultan’ı ziyaret ettik. Her taraf temiz, işler büyük bir sükûnet ile, telâşî gösterilmiyerek görülüyor. Herkes vazifesini biliyor. Doğrusu taktirde bulunduk.

Bir sıra Mustafa Kemal Paşa yanıma sokularak: ‘Büyük babalara ellişer lira verelim.” dedi. Ben de muvafık gördüm. Aş Baba’dan başlıyarak ellişer lira verdik. Hizmet edenleri de sevindirdik. Fakat Aşa Baba parayı alırken: ‘Eyvallah, fakat bu benim şahsıma değil, dergâha aittir.’ dedi.”

Mustafa Kemal; Bektaşilerin gözünde kutsal bir varlıktı. Hz. Ali  ve Hacı Bektaşi Veli Mustafa Kemal olarak “Tecelli ediliyor”du. Bu kişi Hz. Ali ve Hacı Bektaşi Veli’nin “Don değiştirmesi” ydi. Yüzyıllardır beklenilen “Mehdi” olarak yer yüzüne gelmiş, görevi ise “Kızılca kıyamet” aşamasına varmış toplumu kurtarmaktı. Alevi halka göre Mustafa Kemal “Evliya”dan başka bir şey değildir. Ancak “Evliya”lar böyle “dar” günlerde ortaya çıkar ve halkı kurtarır. İşte Mustafa Kemal hakkında Alevi-Bektaşi halkının inancı budur. Nitekim neden sonra 1921 yılında Konya valisine Mecitözü kaymakamınca çekilen bir telyazıda “son günlerde Alevilerin Büyük Millet Meclisi başkanı Mustafa Kemal Paşa’yı ‘mehdi’ (gerçek kurtarıcı) diye anmaya başladıkları” bildiriliyordu.

Mustafa Kemal’in Hacıbektaş’a gelişi’nde Çelebi Cemalettin Efendi ile yapılan baş başa görüşmenin gizli kalmış boyutları sonradan Ağa  Celalettin Ulusoy tarafından aktarıldığı şekli ile oldukça ilginç’dir. Bu aktarıma göre Cemalettin Çelebi Paşa’ya ‘Cesaretli ve ön görüşlü yönetiminizde Türk ulusunun düşmanı kahredeceğine inancım sonsuz. Ulu Tanrının Uluısumuza bağışlayacağı zaferden sonra Cumhuriyet ilanını düşünüyormusunuz.’diye sormuş, Paşada Çelebi Efendi’nin elini avucunun içine alarak kulağına fısıldar gibi yavaş ve kararlı bir sesle ‘O mutlu günün ilanına kadar aramızda kalmak koşuluyla evet Çelebi Hazretleri ‘demiştir. (Hünkar Hacı Bektaş Veli Ve Alevi Bektaşi Yolu. A. Celaleddin Ulusoy Hacıbektaş 1986 2. Basım s.101-102-103)

Yine Mashar Müfit Kansu anılarında Çelebi Efendinin Paşa’ya “yeni kurulacak Devletin Cumhuriyet olması gerektiği” noktasındaki ısrarını doğrulamakta ancak Paşa’nın bu konuda renk vermediğini söylemektedirler. Hacıbektaşda’ki Çelebi Efendi ve Salih Niyazi Babanın Mustafa Kemal’e ve Kurtuluş Savaşına verdikleri destek, cumhuriyetin ilanı ve onu takip edn devrimler boyunca sürmüştür.

Çelebi Hazretlerinin 1922 de ölümünün ardından yerine geçen Veliyettin Efendi de “Cumhuriyet taraftarlığı” içinde olmuştur. T.B.M.M.’nin kurulmasının ardından başlayan siyasi guruplaşmalar ve nihayet Temmuz 1922 de iyiden iyiye olgunlaşan Muhalif guruba karşı Veliyettin Efendi Mustafa Kemal’e son derece sadık kalmıştır.

Nitekim 25.04.1923 tarihinde Mustafa Kemal’in gösterdiği adaylardan başkasına oy verilmemesini isteyen yayınladığı bildiri aynen şöyledir:

’Anadoluda bulunan Sayın Hacıbektaş dergahı Veli Hazretlerine işten saygısı olan tüm sevenlere ve temiz yürekli hanedan yanlılarına … Bu ulusu yaşatan, bağımsızlığımızı sağlayan, yüce varlığı İslama şeref olan  T.B.MM başkanı Gazi adıyla Mustafa Kemal Paşa Hazretleri’nin yayınladıkları bildiriler tümüyle bilinmektedirler. Gazi Paşa’nın Vatanın ilerlemesi ve yükselmesi hakkındaki her türlü isteğini yerine getirmek bizlerce zorunluluktur.(Farz’ı ayın) Ulusumuzu kurtaracak, mutluluğumuzu sağlayacak o’nun amaca uygun görüşleridir.Bunu yatsıyanların bizimle kesinlikle ilgisi yoktur. Yüce tarikatımızdan olanlara Mustafa Kemal Paşa’nın gösterdiği adaylardan başkalarına oy vermemelerini vatanımızn kurtuluşumuzun bu yolla olacağını sizlere güvenle söyleyebilirim…Bu öğüdüme uymayanlar bizden değildir. Hak erenler onlara destek olmaz. Yeniden bildiririm ki bu halka kurtaracak Gazi Mustafa Kemal Paşa’dır. Onunla birlikte kutsal vatanımızın  öz evlatlarıdır.           Hiç kimsenin sözünü dinlemeyiniz. Sözümden dışa çıkmayınız. Sizin mutluluğunuzu düşünenler sizi kölelikten kurtaracak Büyük Millet Meclisi Başkanı ve tümümüzün büyüğü Mustafa Kemal Paşa Hazretleridir.(Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, Baki Öz, Can Yayınları, Şubat 1994,)

Kırşehir Atlıları Paşa’yı Topaklı’da Karşılıyor

Hacı Bektaşlıların konuğu olan Mustafa Kemal ve arkadaşları Mucur üzerinden Kırşehir’e doğru hareket ettiğinde coşkularına yeni coşkular katmışlardır. Kırşehir’de karşılama hazırlıkları yapılmaktadır. Kaldı ki Kırşehir atlıları Paşa’yı Topaklı’da karşılamış, birçok Kırşehirli Hacı Bektaş’a ve Mucur’a giderek karşılamada bulunmuşlardı.

24 Aralık 1919 Çarşamba günü öğleye doğru Mucur’dan çıkan Hey’et-i Temsiliye’nin yolu sabırsızlıkla, coşkuyla, heyecanla beklenmektedir. Kırşehir’den 200 kadar atlı Gölhisar sırtlarını tutmuş, başta Mutasarrıf Vekili Ali Hikmet Bey, memurlar, yediden yetmişe Kırşehirliler Kılıççı Köprüsü’nde toplanmıştır. Gölhisar sırtlarında cirit atan Kırşehir atlıları kalpaklarını sallayarak Mustafa Kemal Paşa’nın geldiğini işaret ederken atlılar arasında araçlar görünmeye başlamıştır bile… Heyecan doruktadır.

Çanakkale savaşlarının kahramanı, Osmanlı padişahının tüm yetkilerini aldığı ve tutuklanmasını istediği Mustafa Kemal Erzurum ve Sivas’ta yaktığı Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın meş’alesi ile Kırşehir’e, Kırşehir’i aydınlatmaya gelmiştir. Hava sisli ve nemlidir. Ara ara yağmur yağmaktadır. Kurbanlar kesilmiştir. Şimdi gelin bundan sonrasını bu olayın canlı tanığı ve 1918’de “Kırşehir Gençler Derneği”nin kurucularından araştırmacı-yazar Cevat Hakkı Tarım’dan öğrenelim.

Cevat Hakkı ’ dan  24 Aralık  1919

“Hey’et-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal’in Erzurum ve Sivas kongrelerinde tesbit ve teyit edilen Misak-ı Millî’nin hükümlerini tatbik etmek azim ve karariyle sine-i millette bir ferd-i millet olarak millî harekâtın merkez ve kalbgâhı olan Ankara’ya seferleri esnasında bir gece de Kırşehir’de kalacakları haberi memleket içinde yayılır yayılmaz 24 Aralık 1919 sabahı yedisinden yetmişine kadar halk O’nun nurlu yüzünü bir an önce görmek için atlar, arabalarla, bulamayanlar yaya olarak Mucur ilçesi istikametine doğru yollara dökülmüşlerdir.

“Kasabada mevcut okulların öğretmen ve öğrencileri Kayseri şosesi üzerinde bulunan Yenice Mahalle’nin münasip bir noktasında saf saf dizilmişler, sabırsızlık ve heyecan içinde bekliyorlardı. Ben o zaman ortaokul tarih-coğrafya ve jimnastik öğretmeni idim.

“Kuşluğa doğru ağır ağır ilerleyen bir otomobil…  Yanlarından ve ardından koşuşan atlılar…  Evlerin pencerelerine asılmış ay-yıldızlı bayrakları arasından uzanan başlar…  Alkış…  “Yaşa, var ol!” sesleri ufukları çınlatıyor. Ana-baba günü…  Mahşerî bir an…

“Kalabalığı görünce otomobil duruyor. İçinden inen Mustafa Kemal ve arkadaşları bize doğru yaklaşıyorlar. Sevinç ve neş’e içinde kıvıl kıvıl kaynaşan, yerlerinde duramayan yavrular “Babamız!  Kurtarıcımız!” diye avaz avaz bağırıyorlar. O da çocuklar gibi gülüyor, neş’eleniyor. Birer birer ellerimizi sıktıktan sonra “Teşekkür ederim arkadaşlar. Zahmet etmişsiniz!” sözleriyle iltifatta bulunuyorlar.

“O ulvî sahne… O mütevazi, mütebessim, vakur insan… Başındaki o heybetli kalpak… Sırtındaki o yakası kürklü gocuk… İnsanın içine bir yıldız gibi sağan mavi gözler… Altın saçların çerçevelediği azimli ve mânalı yüz… Dimdik yürüyüş… Tarihin derinliklerinden süzülüp gelen bir Alp Arslan asalet ve azameti ile hâlâ yükselir hayalimde…

“Gençler Derneği’nde muhterem misafirlerimiz için bir çay ziyafeti tertiplemiştik.

“Mevsim kış, ortalık karlarla örtülü olmasına rağmen baharı andıran güzel ve ılık bir hava vardı. Gümüş çağıltılarla akan Kılıçözü Çayı’nın karşısındaki Gençler Derneği’nin önü vatandaşlarla dolmuş, her taraf bayraklarla donatılmıştı.

“İkindiye doğru Mustafa Kemal ve arkadaşları, hükûmet erkânı ve kasabanın ileri gelenleri gözüktüler. Ağır ağır geliyorlar. Yolunda el ve gönül bağlayanları güler yüzle selâmlayarak binaya giriyorlar, yerlerini alıyorlar.

“Kırşehir’in bilgili ihtiyarı Kocaoğlu Hakkı Efendi büyük kurtarıcının karşısında sanki gözleri ışıktan kamaşmış gibi başını eğmiş, ellerini kavuşturmuş, hürmetle oturuyor. Derin ve lâhutî bir sessizlik…

“Dernek üyelerinden bir arkadaşın misafirleri selâmlayan ve hoş geldiniz diyen cümlelerinden sonra bu sessizlik birden canlanıyor. Sohbetler başlıyor. Çaylar içiliyor.

“Bu sırada ben günlerden beri itina ile hazırladığım nutkumu büyük kurtarıcıdan müsaade alarak heyecanla okumağa başlıyorum. Doktor Refik Saydam’ın yanındaki Mazhar Müfit Bey’in kulağına eğilerek “Ne kadar şairâne okuyor” sözlerini oturdukları kanepenin arkasında bulunan Yusuf Selçuk haber verdiği zaman ne kadar sevinmiştim.

“Gözlerim puslana puslana okuduğum nutkumu bitirince ayağa kalkan o büyük insan hâlâ gür ve tatlı sesininin âhengi kulaklarımda yaşayan kitabelerini irada başlıyorlar:

MUSTAFA KEMAL PAŞA’NIN,KIRŞEHİRLİLERE HİTABI

“Milletimiz teşkilât fikrini henüz zihnine sokmamıştır. Ekseriya bunu hükûmete terkeder. Bu milletimiz öteden beri ihtiyar ettiği bir ahlâktır. Büyüklerine hürmet iyi bir ahlâktır. Fakat zaman, hâdisât ve tecarüp gösterdi ki bizâtihi milletin mütehassis ve mütefekkir olması lâzım. Her ne şekil ve vasıfta olursa olsun âhara terketmemek lâzımdır, ederse bugünkü netice hâsıl olur.

“Nazarımızı tarihe çevirecek olursak millet derece-i hâkimiyetinden aşağı doğru inmeğe başlamıştır. Fakat düşününüz, milletimizin her ferdi mütefekkir ve mütehassis bir tarzda yetiştirilmiş olsaydı muhakkak bu hale gelmeyecekti. Memleketi ve milletin idaresini deruhde etmiş olanlar tertibâdâtında hata etmiş olur, fakat bütün bu hataların netice-i müellimesinden bütün millet mutazarrır olmuştur.

“Mütarekeyi mütakip milletimiz, teessüfle söylenir, mukadderatının müsamahakârı bir halde bulunuyor, mevcudiyetimizi imhaya hâhişker olan düşmanlar acı darbeler indiriyorlar, memleketimiz parçalanmağa namzed bulunuyordu. Şayanı teşekkürdür ki, bazı ahvâl hâiz-i kıymet olan milletimizi teyakkuz ve intibaha getirdi. Yer yer efradı milletimiz yekdiğerini aramağa, bulmağa başladı. Bunun neticesi olarak teşkilât meydana geldi. Devletimizin istiklâlini mahvetmeğe çalışan ecânib milletimizde böyle bir ruhun tecelli edeceğine intizar etmiyorlardı. Burada yaşayan insanları hissiz mahlûkattan ibaret zannediyorlardı. ‘Böyle bir milletin hakk-ı bekası olamaz!’ kararlarını ittihazda bir millet mevcudiyeti nazar-ı dikkate alınmadı, milletimizin hâdisât ve darabât neticesi olarak yer yer taazzuv etmesine ehemmiyet vermemişlerdir. Bu ehemmiyet verilmeyen parçaların müdafaa etmek istedikleri ve verdikleri karar ve bütün milletin kabul etmek istediği nokta-i esasî Kuva-yı Milliye’nin âmil, irade-i milliyenin hâkim olmasıdır.

“Ve bu teşkilâtın ruhu budur. Bu maksatla teşkilâtı teşmile başladığı zaman ecânib nazar-ı dikkatini Türkiye’ye çevirmeye başladı, mahiyeti asliyesine inanamadı; muhtelif memurlar, heyetler gönderdiler; bizde bir hiss-i hayat keşif ve onu yakından temas ile tetkike başladılar. Ve binnetice anladılar ki miskin bir millet değildir; altıyüz sene ve daha evvelden beri hâkimiyetini ispat etmiş, efendilik yapmış bir millet onların tasavvur ettiği esir bir millet değildir. Binaenaleyh ecânib tamamen kaani olmalıdır ki Türkiye ve Türkiye’de yaşayan millet başlıbaşına bütün cihan milletleri içinde müessir mevcudiyete mâliktir, bu izâle edilemez.

“Elhamdülillah, devletimiz ve milletimizin istiklâli mevzuubahs olmaktan çok uzaklaşmıştır, istiklâlimize her suretle hürmet edilmesi tahakkuk etmiştir. Bu bizim için kâfi değildir, bu maksad ve gayemizi temin edemez; maddeten takarrürünü görmek mecburiyetindeyiz. Tamamen mutmain olmak, atideki küşayiş ve temeddünü bihakkın temin edilmek için vatan sahibi olarak görüşmeliyiz.

“Müstakil yaşamak için feyizli vatanın teminine muhtacız. Çizdiğimiz bir hudut vardır. Bu hududu ecanibin elinde bırakamayacağız. Emniyetimiz çok kavidir.

“Bu teşkilat henüz bir şekilden ibarettir. Bugün yarın bir şekli hendesi gibi bakamayız, buna ruh verebilmek içinde her ferdi milletimizin dimağını inkişaf ettirmek, Hey’et-i Umumeye’nin mukadderatına vukubulacak taaruz ve tecavüzden kendilerini muhafaza edebilmek için teşkilata müttehiden tevessül etmek lazımdır.

“Vahdeti vatana ait fikirlerimiz kısa oluyor. Diğer vatandaşlarımıza vuku bulacak zarardan müteessir olmuyoruz. Bütün millet bir vucud gibi bir hale getirilmelidir. Her millette olduğu gibi bizde de bir işe müteşebbüsler başlar. En son ferde ve yukarıya doğru sirâyet ettirilir. Az zamanda matlûp vecihle istikamet-i hakikiyeye sevkedebilmek için münevverler daha çok vazifedârdır. Münevverlerin vazifeleri gayet büyüktür.

“Hiçbir millet yoktur ki ahlâk esasatına istinat etmeden tefeyyüz etsin. Münevverlerimiz vatan ve millet fikirlerini vermekle beraber rakip milletlere karşı muhafaza-i mevcudiyet için lâzım olan hususatı temin ederlerse vazifelerini daha vâsi surette ifa etmiş olurlar.”

( Atatürk’ün Kırşehir Gençler Derneğindeki 24 Aralık 1919 tarihli bu söylevi bir tarihi belge olarak Atatürk’ün sağlığında 30.08.1936 günlü Kırşehir Gazetesinde yayınlanmış, Türk İnkılap Tarihi Enstütüsü tarafında da tarihi belge olarak alınmıştır.)

“Atatürk’ün hitabeleri içten tezahurratlar ve alkışlarla sona erdikten sonra dernek başkanı Mustafa Hilmi (Nural) arkadaşımız derneğin nizamnamesini kıymetli misafirimize sundular. İnceden inceye tetkik ve mütaleya buyurdular. İyade ederlerken “Milli hedef ve gayelerimizin bu eserde tesbit ve bifiil tatbik edilmekte olduğunu görmekle bahtiyarım” sözleriyle iltifatlarda bulundular. Derneğin hatıra defterine el yazılarıyla yazdıkları ve arkadaşlarına da imza ettirdikleri:

“Kırşehir gençlerinin vatanımızda gençliğin kıymetli bir enmuzeci olduklarını isbat edecek ekârı-ı metine ve musibe ile mütehalli bulundukları kanaatıyla va’z-ı imza eyleriz 24 kanunevvel 1335”

Mustafa Kemal

Hüseyin Rauf, Mazhar Müfit,  Ahmet Rüstem, Hakkı Behiç

“Vecizesinde Kırşehir gençlerinin şahsında bütün Türk gençliğine karşı asîl kalplerinde taşıdıkları sevgi ve güvenlerini bir defa daha tesbit ve teyit buyurdular.

“Heyet için Kuşdilli Mahallesinde Kılıçözü Çayı’nın güzel panaromasına nazır, bir ara erkek sanat okulu olan Çopur Saitoğlu rahmetli Mustafa beyin evi hazırlanmıştı.

“Şimdi birçoğu memleketin dört bucağında en mütevazi mesleklerde en yüksek mevki mertebelerde vazifelerini ifa etmekte olan masum yavruların mini mini ellerinde taşıdıkları fenerlerin titrek ışıkları gecenin karanlıklarını yara yara konağın önüne geldiği vakit Mustafa Kemal ve arkadaşları balkona çıkmışlar, rahmetli ortaokul müdürü Ömer Aydın (Genç)’ın heyecanlı nutuklarına cevap veren Mustafa Kemal ilk defa Kırşehir’de “Bu milletin içinden çıkan bir Kemal:

Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini

Yok imiş kurtaracak bahtı kara mâderini

demiş. Gene bu milletin bağrından çıkan bir Kemal’de diyorki:

Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

Bulunur kurtaracak bahtı kara mâderini

beyiti ile bitirmişlerdi.

“Ertesi sabah büyük kurtarıcı zafer ve uğur dilekleriyle elleri göklere açılan sevgili milletinin alkış ve sevinç gözyaşları arasında Ankara’ya müteveccihen yollarına devam etmişlerdi.”

Bu öğretmen Ömer Aydın Bey o günlerin anısını tazelerken Sırrı Kardeş’e yazdığı mektupta şöyle diyordu:

            “Yavrum Sırrı… O günler neydi? Birkaç günden beri ilimiz hudutlarına gelen Mustafa Kemal ve arkadaşlarını görmek, onun kurtarıcı varlığında ümitsiz, neşesiz ruhlarımızı yıkamak bizim için en büyük ihtiyaçtı. Talebelerimle yağmurlu bir günde onları karşılamak üzere Yenice Mahalleye gittik. Kılıçcı Köprüsüne kadar gitmemizi mini mini yavruların bulunuşu engelledi. Bankacı Sadık Efendi’nin evini dönen atlıyla, heyecanımız son haddini buldu ‘Müdür Bey, geliyorlar!’ diyen atlı sözünü bitirmeden otomobiller sokağın kıvrımlarından göründü. Talebelerin önüne gelince durdular ve indiler. Artık içimdeki zehirde, azapta bir hafiflik, ruhumu kavuran elemde tatlı bir teselli hasıl oldu. Engin, mavi gözleriyle hepimizi süzen Mustafa Kemal’i çocuklarıma şu sözlerle tatdim ettim: ‘Aziz yurdumuzu çizmeleriyle kirleten düşmanı kovmak için canlarını ortaya koymuş, tarihin en şanlı sayfalarına giren milli kahramanlarımızdandır. Onları size tanıtmakla bir ders daha vermiş oluyorum. Yurt için çalışanları nesiller unutur mu?’ dedim. Bu sözlerime teşekkürle yollarına devam ettiler.” (Heyeti-i Temsiliye ve Mustafa Kemal Kırşehir’de, Sırrı Kardeş, CHP Halk Evleri Bürosu yayımları, Ulus Basımevi, 1950 Ank. s.25)

MUSTAFA  KEMAL   KAMAN’DA

25 Aralık 1919’da Kaman’a doğru hareket eden Mustafa Kemal’i Sofular (Aydınlar) köyünde Kaman atlıları karşılar. Otomobiller bir hanın da bulunduğu Darıözü’nde kalır. Mustafa Kemal ve arkadaşları Kaman’a atlarla girerler. Kaman’ın ileri gelenlerinden Bektaşoğlu Ali Çavuş’un evine misafir edilirler Paşa orada çevre köylerden gelenlerle görüşür. Kurtuluş davasını anlatır.

Kaman’da Mustafa Kemal’i misafir eden evin sahibi bulunan Ali Çavuş’un kardeşinin oğlu 1322 doğumlu Mehmet Bektaş Mustafa Kemal’in Kaman’a geldiğinde 13-14 yaşlarındadır.

Mehmet Bektaş anılarını şöyle aktarır:

“Atatürk’ün Kaman’a ilk gelişi sırasında ben 13-14 yaşlarındaydım. O zaman Kaman Bucak idi. Atatürk’ün geleceği o günkü büyüklerimizce duyulmuş, gerekli hazırlık yapılmıştı. 25 Aralık 1919 günü Atatürk’ü karşılamak üzere amcam Ali Çavuş, Çakıroğlu Musa Kâhya, Kara Omaroğlu Mehmet Efendi, Eğişoğlu Musa Kâhya ve daha bir kısım halk Göğcepınar denilen yere (Kovalı’ya) gittiler. Hatırımda kaldığında göre bunların çoğu atlıydı. Karşıladıktan sonra Mustafa Kemal Paşa ve iki arkadaşını amcam Ali Çavuş’un odasına, diğer üç konuğu da Musa Kâhya’nın odasına aldılar.

“Mustafa Kemal Paşa Amcam’ın – yani bizim – kapıya gelince kapıya yaşlılardan ayrı olarak genç ve çoluk çocukta birikmişti. Amcam gereksiz kalabalık yapmasınlar diye çocuk ve gençleri azarlayıp, uzaklaştırmak istedi. Bunu gören Mustafa Kemal Paşa:

Bırak, bırak! Onlar ilerde bu vatana bize lazım’ dedi. Ve çocuklardan birkaçını okşadı, gönüllerini aldı. Her 23 Nisan bayramında Atatürk’ümüzün bu davranışı gözümün önüne gelir.

“Atatürk pencere önünde kendi defter ve kağıtlarına bakıyordu, bu sırada Omarköyü’nün aşarcısı aynı avlu içerisindeki başka bir odaya misafir olarak alındı. Atatürk bu sırada – Öşür almayı, aşar memurluğunu beğenmediğini ifade eden – sözlerde bulununca adı geçen aşar memuru Mahmut oğlu Hacı Mehmet  başka bir eve gönderildi.

“Keskin’nin Bağşırlı köyünden Paşa’nın bir nöbetçisi vardı. Atatürk dışarı çıkınca onu kapıda bekler gördü. Geri odaya döndüğünde amcam Ali Çavuş’a: ‘ Sen git onun yerine nöbet bekle, o yemeğini yesin.’ dedi. Sonra sohbete başladılar.

“Mustafa Kemal Paşa bu sırada: ‘ Bak Ali Çavuş, bir noksanın var, evin iyi, güzel ama, bir helası yok. Bunu hemen yaptır.’ dedi.

“Gerçekten hela o zaman evden çok uzaktaydı.

“Bu sırada Hamitli Rıza Bey geldi. Atatürk ona: ‘ Hoş geldin.’ dedi. Ayakta kendi aralarında kısa bir konuşma yaptılar. Rıza Bey çıkıp gitti.

“Ali Çavuş’a Atatürk: ‘Sen İstanbul’a gitmişsin, durum nasıl?’ diye sordu. Amcamda: “ İstanbul’da Hükümet kendi başına buyruk değil. İngilizler ne derse onu yapıyorlar. Yalnız İngilizler değil başkaları da işlere karışmış. Durum hiç iyi değil.’ diye anlatınca, Atatürk: ‘Siz bunları gören ve anlayan bir kişi olarak halka da anlatın, onlar da anlasınlar memleketin durumunu.’ dedi.

“O sırada küçük amcam Galiçya’da vurulmuş, yaralanmış gelmişti. O içeri girdi. Mustafa Kemal Paşa onun halini hatırını sordu, gönülünü aldı. Atatürk’ün yanında bulunan bir konuk da doktormuş, ilgilendi. Hastahanede, İstanbul’da amcamı görmüştü, tanıdı. Bir kağıt yazdı. Kırşehir’den bu kağıtla amcama ilaç getirttik.

“Sonra Atatürk Ali Çavuş’a yolculukta, nerde kalabileceğini sordu. O’da ‘Köprü köyünde Hacı Ali Ağa’nın odasında kalırsınız.’ dedi.

“Sabahleyin kahvaltıdan sonra bucağın ileri gelenleri konukları uğurladılar.”

Mehmet Bektaş anılarında amcası Ali Çavuş’un evine Kuva-i Milliye reislerinden Hamitli Rıza Bey’in de gelerek Mustafa Kemal’e “Hoş geldin” dediğini ve de kendi aralarında kısa bir konuşma yaptıklarını sonra Rıza Bey’in gittiğini söylemektedir ki, Hamitli Rıza Ankara’ya Mustafa Kemal’den önce vararak karşılama ve güvenlik tedbirlerine katkıda bulunmuştur.

Atatürk’ün Kaman’a gelişini dedesi Muhacir Emrah’dan dinleyen Kırşehirli yazar Hasan Kıyafet şu duyumlarını aktarır:

“Ankara – Kayseri yolu o sıra Çağırkan Höyük’ünün yanından geçerdi. Mevsim kara kıştır ve Mustafa Kemal’in bisiklet tekerine benzeyen tekerli arabası Darıözü’nde kara saplanır. Konuk sever Kamanlılar hemen yardıma koşarlar. Camız, öküz yardımıyla arabayı çekip Kamana getirirler. Mustafa Kemal Bektaşoğlu Ali Çavuş’un konağında konuk edilir. O akşam Ali Çavuş’un konağında bulunanlardan dedem Muhacir Emrah’dan dinlediğim kadarıyla:

‘Mustafa Kemal gelmiş dediler. Herkes Ali Çavuş’un konağına seyirtti. Ali Çavuş benim arkadaşımdı. Çevreye gözcüler kondu. Koyun kuzu kesildi. Başka Paşalar varmış, ama giyimleri sivildi. Bir ara Mustafa Kemal’in işesi gelmiş. O sıra içeride tuvalet icad değil. Yüznumara, ta avlunun öte başında her neyse yol göstermeye ben çıktım. Dışarısı apak kar. Azıcık gittik, Mustafa Kemal yamçısını başına bürleyip oraya çöküverdi. Hiç utanıp sıkılmadan yelleni yelleni şey etti. Biz güldük, o hiç aldırmadı. Yüznumaraya kadar gidemeyişini bizler tabansızlığına yorduk ama, Ali Çavuş öyle düşünmedi. Büyük adamın düşmanı çok olur. O düşmandan tuzaktan çekindiği için gitmemiştir dedi.”

Mustafa Kemal akşam yemeğini Ali Çavuş’un odasında yemiş. Sofraya tavuklu bulgur pilavı ve her evden bir tepsi yemek yetiştirilmiştir. Mustafa Kemal bir ara eliyle tavuğu parçalayarak kanadını yemeğe başlamış, beyaz göğüs eti dururken kanadı sıyıran Mustafa Kemal’e Rauf Bey (Orbay) “Paşam neden kanadı yiyorsunuz?” deyince Mustafa Kemal “Uçacağız da ondan Rauf” cevabını vermiştir.

Geceyi Kaman’da Ali Çavuş’un evinde geçiren Mustafa Kemal ve arkadaşları kapalı ve yağmurlu bir havanın 26 Aralığında atlara binerek şoseye çıkmışlar, hanın önünde bekleyen otomobillerine binerek Kaman’dan hareket etmişlerdir. Kamanlılar Mustafa Kemal ve arkadaşlarına yol azığı olarak iki hindi pişirerek Mustafa Kemal’in çavuşuna teslim etmişlerdir.

Mustafa Kemal Ankara’ya yola koyulduğunda mükemmel bir karşılama organize edilmiş, Ankara Müdafa-i Hukuk Cemiyeti reisi Mehmet Rıfat (Börekçi) Efendi Keskin Müdafa-i Hukuk Cemiyetine gönderdiği 20.12.1335 tarih ve 2375 numaralı acil telgrafta suvarilerin istikbal merasiminde hazır bulunmaları istenmiş  Hey’et-i Temsiliye’yi karşılayanlar arasında Rıza Bey’de yer almıştır.

Üstü açık bir otomobil

Döndü Kırşehir kavşağını

Cemre düştü havaya, toprağa, suya

Umut en ürkek ruhta bile

Neredeyse meyveye duracak

Ankara şimdi beyni

Kurtuluş kavgasının

Bu kavga ki canlar canlar canlar pahasına

Yalnız onurumuzu değil

Canımızı da kurtaracak

 (Orhan Asena)

Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca Kırşehir bağımsızlık yolundan hiç ayrılmadı. Yozgat dolaylarında çıkan ayaklanmaların bastırılmasında Çiçekdağlılar büyük katkı sağladılar. Anadolu’ya saldıran düşmanların karşısında hilafetçilerin ve İngilizlerin kışkırtmaları sonucu ulusal direniş gücünü yıpratmak için çıkarılan ayaklanmalara Kırşehir halkı katılmadı. Savaşın başından sonuna kadar Kırşehirliler kendilerini yurt ve vatan hizmetinde gördürler.

Nitekim Atatürk 27 Aralık 1919’da “Müdafaa-i Hukuk Merkez Kurullarına” gönderdiği genelgede “Sivas’tan Kayseri yolu ile Ankara’ya hareket eden temsilciler kurulu bütün uğradığı yerlerde ve Ankara’da büyük ulusumuzun ateşli, içten yurtseverlik gösterileri içinde; bugün buraya geldi. Ulusumuzun gösterdiği birlik örneği ve yüreklilik, ülkemizin geleceğinin kurtarılması konusundaki görüşleri sarsılmaz biçimde sağlamdır. Şimdilik temsilciler kurulu Ankara’dadır. Saygılar sunarız.”diyerek memnuniyetini ifade etmiştir.

Hey’et-i Temsiliye 27 Aralık 1919’da Ankara’ya ulaşmıştır.

Mustafa Kemal Ankara’ya geldiğinde işgal eylemleri hızla gelişiyor, Yunanlılar Ege’de, Fransızlar Güney Doğu’da ilerliyordu. İşler giderek çetinleşiyordu. Üstelik bir tek sorun düşmanlada yaşanmıyor, Damat Ferit’de İngilizlerle işbirliği içinde Mustafa Kemal ve arkadaşlarını ölüm cezasına çarptırıyor. 24 Mayıs 1920’de de Padişah Vahdettin bu hükmü onaylıyordu.

Vahdettin’e göre Mustafa Kemal ve yanındakiler tenkil olunmadıkça Türkiye İngiltere’den yardım bekleyemezdi.

Kırşehirliler Kurtuluş Savaşında da şehitler verdiler Kaman ve Çiçekdağın’da sayısı saptanamayan şehitlerle birlikte resmi kayıtlara göre Kırşehir 210, Mucur 75, Avanos 85 evladını kaybetti.

Ceyhan Atuf Kansu, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın Kırşehir bağlamına değinirken şöyle der:

“Kırşehir’de bizi lise ve fakülte arkadaşım Hulusi karşıladı. Evinde konuklayıp, ağırladı. İlk izlenim Anadolu yaşantısında konukseverlik ötesi… Hulusi’nin babası bir Müdafaa-i Hukukçu idi. Sivas’tan Ankara’ya geçerken Mustafa Kemal, Mucur’da, Kırşehir’de gençlerin yüreğinde Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ateşini yakmıştı. Adına ‘Ulusal Kurtuluş Cephesi’ diyebileceğimiz Müdafaa-i Hukuk örgütlerinin çekirdeğini Anadolu’da eski ve köklü alilelerden gelme bu gençler kurmuşlardır. Kasabalarında, kentlerinde bir ocağı tutuşturmuşlar, Kuva-yı Milliye’ye yiyecek ve giyecek, para silah. Asker sağlamışlardır. Direnmiş, savaşmışlardır. Savaş bitip Cumhuriyet kurulunca taşralı yaşantılarında ilk ateşin közünü saklamışlar, çoğu alçak gönüllü bir yurtseverlikle gölgede kalmışlardır. Hulusi’nin babası böyle bir insandı. Yaptıklarından ettiklerinden hiç söz etmezdi… Ceviz ağaçlarının gölgelediği evinde bir Anadolu töresini sürdürüp gidiyordu. Kendini örtmeyi bilen gönül zenginliğinin bahçesini açar, Anadolu kentleri içinde ak kerpiç, yeşil kavak Kırşehir kadar sıcak insan, kent az bulunur. Açık ve dost bir güneş altında her bir değerini bol bol ortaya kor. Bir Türkmen şöleni gibidir.”

——————————————————————–

Not :Kolay okunabilir hale getirdiğim bu makale; “Milli Micadele’de Kırşehir”adlı kitabımı kaynak alan dipnotlara yer verilmemiş yalın özet halidir. Bu haliyle de olsa burada internet gazeteceliğinin yazım formatında dip notlarını sunmadığım bu çalışmaya kaynak olan kitapları aşağıda sunmayı da yararlı buluyorum:

 Osmanlı İmparatorluğu Tarihi,  Robert Mantran,  Cem Yayınevi, 1995, İstanbul,  c.1-2,  

Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi,  c.XIII, Kasım 1997, s.733-734 “Mondros Mütarekesi Sonrasında Anadolu’nun Görünümü – Yrd. Doç. Dr.  N. Fahri Taş”

 Lozan,  M. Cemil,   c.1,   

Atatürk Anadolu’da, Tevfik Bıyıkoğlu, Cumhuriyet Gazetesi Yayını, Mayıs 2000, 

Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber.  Mashar Müfit Kansu.  TTK Basımevi 1968 Ank. c.1-2 

Bayram Sakallı. Ankara ve Çevresinde Milli Faaliyetler ve Teşkilatlanma,  1998 Ankara

Milli Mücadele Hatıraları,  Ali Fuat Cebesoy, 1953 İst

 Baki Öz, Kurtuluş Savaşı’nda Alevi-Bektaşiler, Can Yayınları, Şubat 1994, 

Milli Mücadelede Ayaklanmalar, General Kenan Esengün, Kamer Yayınları, 1998 İst.  

 Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı Yazışmaları,  Mustafa Onar, G. Ünv. Tek. Eğt. Fak. Matbaası 1995  Ank. c.1 

 Milli Mücadele ve Kayseri, Zübeyir Kars,  Ank 1993, s.65

 İslam Medeniyeti Tarihi Prof. Dr. W. Barthold, Prof. Dr. M. Fuat Köprülü 1984 Ank. 

 Heyeti-i Temsiliye ve Mustafa Kemal Kırşehir’de, Sırrı Kardeş, CHP Halk Evleri Birosu yayımları, Ulus Basımevi, 1950 Ank. 

 Yılların Ötesinden: Atatürk Kırşehir’de İnkılapçı Bir Öğretmen Habip Arıöz, Yazan Cevat Hakkı Tarım Memleket Matbaası 1956 Ank. 

1973 Kırşehir İl Yıllığı 

İl İl Türkiye Ansiklopedisi 40 – Kırşehir 

Çankaya Falih Rıfkı Atay Kral Matbaası 1984 İst. 

 Cumhuriyet Bayrağı Altında, Ceyhun Atuf Kansu, 

 Milli Mücadele Anıları Ahmet Kasapoğlu Kültür Bakanlığı Yayınları 1998 Ank.

 İstiklâl Mahkemeleri Hatıraları, Kılıç Ali Sel Yayınları, 1955 İst., 

 Milli Mücadelede Ayaklanmalar, General Kenan Esengün, Kamer Yayınları, 1998 İst. 

 Çerkez Ethem’in Hatıraları  Çerkez Ethem  Dünya Yayınları  Güniz Basımevi 1962 

  T.B.M.M Gizli Celse Tutanakları 2. Baskı İş Bankası Kültür Yayınları c.2

 .

YORUMLAR
YORUMLAR 1 Yorum Yapıldı.
  • Sayın Adnan Yılmaz bey; Kırşehir Haber Türk gazetesinin, 25.12.2019 tarihli internet sayfasında, şahsınızın kaleme aldığı, "100. Yılında; Samsun’dan Kırşehir’e Mustafa Kemal Paşa" başlıklı yazınızı büyük bir zevkle okudum. Milli Mücadele ateşinin filizlendiği o günlerin, halen yaşadığım Kayseri ile ilgili bölümlerini, değişik kaynaklardan, bir kaç kez okumuştum. Ancak, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün Kayseri-Ankara arasındaki yolculuğunun, mahalli bilgi kaynaklarıyla zenginleştirilmiş kısmını, ilk kez sizin yukarıda bahsettiğim yazınızla bilgi sahibi oldum. Bu çok değerli bilgiler için size teşekkürlerimi ve minnet duygularımı ifade etmek için, bu maili yazma gereği duydum. 1975-1978 Yılları arasında Kırşehir Öğretmen Lisesindeki lise eğitimim ve 1993-2000 yılları arasında ise, Kırşehir Köy Hizmetleri İl Müdürlüğünde mühendis olarak görev yaptığım dönemlerde, zaten çok iyi bildiğim Kırşehirlilerin vatan ve millet aşklarının, hangi kaynaklardan beslendiğini, bir kez daha müşahede etmiş bulunuyorum. Bu vesileyle, vatan ve millet aşkının her daim nesillerimizin gönlünde yaşaması dileklerimle, şahsınızda, tüm Kırşehirlilere selam, sevgi ve saygılarımı sunarım. 26.12.2019
    30 Aralık 2019 15:21

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN