ATATÜRK’ÜN “HAYDİN GİDİYORUZ” DEDİĞİ BİR KIRŞEHİR MACERASI

9 Eylül 2019
ATATÜRK’ÜN “HAYDİN GİDİYORUZ” DEDİĞİ BİR KIRŞEHİR MACERASI

Falih Rıfkı Atayın Kaleminden;

 “GİDEMEZSİNİZ!”

Öyle bir mizaç durulmaya gelmez. İçi dalgalanmalıdır. Birçoklarını dinlendiren sessizlik ve biteviyelik, onu yaşamakta olduğundan şüphe ettirir. Bakışlarının mavisi uçar, dudaklarının gerginliği çözülür, sesine bir yorgunluk çöker. Bu sırada ağır bir tehlike haberi bile, onun için şevk kaynağıdır. Pırıl pırıl bakar, bir yenilmez irade çizgisi dudaklarını yeniden gerer, sesi bütün neşesine kavuşur. Birçoklarını ölüm kalım kaygısına düşüren tehlike haberini, onun
yanında, yeni sevinçlerin müjdesi sanırsınız.

Atatürk’ün yine bir bezginlik gününde idi. Kışın hemen hemen ortasındayız. Şehrin içi dışı kara gömülmüştür. Devletin “umur-ı-cariyesi” (günlük işler) tabii akışında. Sabah dokuz buçuk ta iş, akşam beş buçukta ev. Bu “Harcıalem” (herkesce bilinen) bir hayat, bir mekik tezgahı. Yalnız o işsiz.

Bize döndü:

– Çocuklar, bir iki günlük eşya alınız. Bir dolaşmaya çıkalım, dedi.
Nereye gidecegimiz belli değildi. Fakat yaverine verdiği emirlere göre bir kara yolculuğu yapacaktık. O vakitler Ankara yakınlarına bile güç gidip geliyorduk. Taşrada ise yol, köylü arabasının çamura saplanmamak için istemeyerek çıktığı bir taşlı geçitten ibaret. Kağnı devri.

Hani Sivas Valisi bir şose yapar, iki tekerlekli arabayı da hemen yasak eder, köylüler;

– Aman vali bey, kağnımızı yasak etme, biz senin yolundan gitmeyiz, diye yalvarırlar.

Yahut güney vilayetlerden birinde bir vali istasyonla kasaba arasında bir yol açmış. Ankara’dan bakanlar veya milletvekilleri gelince kurdelasını çözer, onlar gidince kullanılıp
bozulmaması için yeniden bağlarmış. İşte o zamanlardayız.

Bala’ya belki varabildik. Fakat daha öteye? Bakanlardan biri:

– Gidemezsiniz! dedi.

Nasıl? Gidemez miydi? Birden bezginliği üstünden gitti. Demek gidemezdi. Demek Ankara’nın beyaz hapsi içinde eli ayağı bağlı idi:

– Siz vekilsiniz. Zati buradan ayrılamazsınız. Biz gideriz, dedi.

Evden birer çanta ile geldik. Arkadaşlarından giyimini pek sağlam bulmadıklarına gardrobundan birer palto hediye etti. Yola çıktık.
Ruşen Eşref’le ben bir arabada idim. Bala’ya vardığımız vakit gece yarısını geçmişti. Yaver jandarma komutanını uyandırmaya gitti. Adamcağız yarı çıplak pencereden bakmış.

– Atatürk geldi, çıkıp da bir yer hazırlatsanız…

Deyince gülmüş. Atatürk’ün bu kara kış gecesinde Balada ne işi var? Olsa olsa bunlar birkaç yolcudur. Kendini giyindirip sokağa çıkarmak ve yer aratmak için böyle bir bahane bulmuşlar. Penceresini, perdesini indirir, tekrar yatmaya gider. Komutanı inandırmak için bir hayli güçlük çekmişler.

Vekilin dediği doğru idi. Buradan ileriye gidemezdik. Geri dönmeliydik. Sabaha karşı Ankara’ya, evlerimize kavuşurduk.
Yaver geldi:

– Yola devam ediyoruz, dedi.

– Nereye gideceğiz?

– Atatürk’ü takip edeceksiniz.

Kırşehir istikametine doğrulduk. Yan bozuk şose bir müddet şöyle böyle gitti. Geceyi atlattık. Atatürk ara sıra arabasını durdurarak kervanın tamam olup olmadığına bakıyordu. Neşesi vehiç yıpranmayan gençliği üstünde idi. Bir aralık şose durakladı. Dümdüz bir kar fakat batak olmasından şüphelendiren bir çözülmüşlüğü var. Atatürk’ün arabası ağır olduğundan bizim hafif araba ile denememiz lazım geldi. Biraz ilerledik, ve iyiden iyiye saplandık.

Atatürk arabası ile yan sırta doğru bir kıvrılış yaptı, ham toprağın çamurunu uyandırmadan batağın öbür tarafına geçti. Öteki arabalar da peşinden gittiler. Ruşen Eşrefle ben, bir de
şoförümüz saplandığımız yerde kaldık.

Ta uzakta köye benzer bir karartının önünde bizim için yedek bir araba bırakıldığını görüyorduk. Oraya kadar yaya gitmekten başka çare yoktu. Bazen ayak bileklerimize kadar batarak, çamur içinde bir hayli yürüdükten sonra, birkaç muhafız askerin bulunduğu kamyonete kadar gittik.

Ben şoförün yanına geçtim. Ruşen Eşref arabanın içine bağdaş oturdu. Altı eşya ile dolu idi:

– Ne var bu örtünün altında? diye sordu.

Askerler:

– El bombası efendim, dediler.

Doğrusu pek korkulu bir emniyet içinde idik.

Bir hayli gecikmiştik. Akşam ve hemen arkasından gece bastı. Hava tipiye çevirdi. Şoför:

– Önümü görmüyorum, diyordu.

Ruşen soldan, ben sağdan tekerlek izlerine bakarak, şoföre;

– Aman biraz bana dogru…

Diyor, göz yordamı ile pek yavaş yol alıyorduk. Yağış gittikçe arttığı için izler kayboluyordu. Durmadan camları silerek, gece vakti, bir hendeğe yuvarlanmamaya çalışıyorduk. Bu bir işkence idi. Kaç saat sürdü, bilmiyorum. İkide bir:

– Gidemezsiniz!

sözünü hatırlayıp vekil arkadaşımızı hayırla anıyorduk! Bir aralık ilk rastladığımız bir evde kalmayı bile düşündüm. Fakat Atatürk’ü merakta bırakırdık. Çilemizi ister istemez dolduracaktır.

Nihayet sis pus içinde Kırşehir’in soluk ışıkları göründü. Atatürk valinin evine inmiş ve ağır arabası tam konağın eşiğinde çamura saplanmış. Bu da tuhaf bir şeydi.

Dumanlı lamba aydınlığında Atatürk’ü güler, konuşur bulduk:

– Sizi merak ettim. Şuraya buraya haber yolladık. Bir cevap da alamadık. Karnımız aç… Haydi doğru sofraya… dedi.

Bilhassa O neşeli idi. Herkes yanındakine soruyordu:

– Yarın ne yapacağız?

Çiçekdağını aşarak ilk demiryolu istasyonunda hazırlanan treni bulacakmışız. Fakat acaba yol nasıldı?

– Daha berbatmış… diyorlardı.

Erken yattık. Bizi bir büyükçe eve götürdüler. Saç soba ile birdenbire hamam gibi ısınan, sonra yine birdenbire dam gibi soğuyan bir odanın yatak serili kerevetleri üzerine birkaç
arkadaş büzüldük.

Ertesi sabah Atatürk kervan tertibini kendi üstüne aldı. Kar pek fazla idi. Yol belli değildi. Onun için önce hafif bir Ford gidecek, arkasında jandarma yüklü bir kamyon bulunacaktı.
Ford arabasının vazifesi bize iz açmaktı. Ara sıra yoldan çıkıp kara gömüldü mü, jandarmaların yardımıyle tekrar yolun üstüne konacaktı.

Köylülerin kar üstünde yalnız baca uçları görünüyordu. Şehrin bir hayli uzağına kadar bizi uğurlayan vali, bir yerde arabasından indi, ve Atatürk’ü selamladı. Bembeyaz, uçsuz bucaksız kar üstünde simsiyah bir tören esvabı ile kapkara bir silindir şapka bırakıp yolumuza gittik.

Çiçekdağını nasıl olup da aşabildiğimizi bilmiyorum. Kalın bir kar yığını, sağ yanımız alabildigine uçurum, vakit gece… Çok defa “varmak” hayalini kaybediyorduk. Ölüm bir karış yanımızda idi. Dimdik çıkıyorduk. Bu kader midir, nedir, ona teslim olmaktı. Bu bir tevekkül hali idi.

Bir iradenin ayrılınmaz, kopulmaz cazibesine tutulmuş sürükleniyorduk. O kaderden de kuvvetli idi. Atatürk gidecekti. Gitmeli idi.

Sonra aynı zorlukla, ayni tehlike ile indik. Ve düzlükte, direksiyonları boşanmış dizgine çeviren bir kaygan batak toprağa düştük. Büyük bir hızla sağa veya sola fırlayarak, sanki bir pençeden kurtulmaya çalışıyorduk.

Nihayet bütün pencerelerinin ışıkları ile tren göründü. Isınmıştı. Sofrası kurulmuştu. Bu, iki ray üstünde bir medeniyet parçası idi. Atatürk gidebilmiş, götürebilmişti. Sanki bütün Kuva-yı Milliye destanının bir senaryo denemesini yapmıştık.

Şevki, canlılığı, gençliği ile arabasından indi:

– Tehlikeli amma, hoş bir yolculuk yaptık, dedi.

– Atatürk, dedim, arabalar saplanıp kalsaydı ne yapardık?

Gözleri parlayarak:

– Ne mi yapardık? Atla, kağnı ile yolumuzu tamamlardık, vasıtamızı icat ederdik, dedi.

Mesele sık sık imkansızlık hali bağlayan güçlüklerde değil, karar vermekte ve iradeyi kaybetmemekte idi.

Çok defa, yalnız kendine güvenirdi.

———-
Kaynak: Falih Rıfkı Atay, Mustafa Kemal’in Mütareke Defteri, Pozitif Yayınları, Kasım
2008. ISBN: 978-975-6461. Sayfa:47-52

BU ZİYARETİ 1326 DOĞUMLU HALİL OĞLU HASAN YAĞIZ ANLATIYOR.

Atatürk’ün Kırşehir’e Kurtuluştan sonraki  bir kış günü  bu geliş anısı Bugün hayatta bulunmayan ancak 1973’lerde Kırşehir’in İmaret Mahallesi, İmaret Sokağının 10 nolu evinde oturan 1326 doğumlu Halil oğlu Hasan Yağız 1933 yılının Şubat ayında Atatürk’ün Kırşehir’e bu gelişi ile ilgili olarak anılarını şöyle anlatır:

            “1933 yılı Şubat ayının karlı çamurlu bir günüydü. Şimdiki Cacabey alanında Halk Fırkası binası vardı. Akşama yakın bu binaya geldiler. Biraz dinlendikten sonra İmaret’te bulunan Vali Konağı olarak kullanılan eve gitmek üzere ordan ayrıldılar. İmaret Mahallesinde oturmam dolayısıyla yol göstermek için beni makinanın (otomobilin) çamurluğuna bindirdiler. Ağzıaçık yoluyla Celal Efendiye ait Vali Konağına gitmek üzere yürüdük. Ortalık kış ve çamurlu olduğundan yalnız Atatürk’ün arabası İmaret’e çıkabildi. Öteki arabalar çamurda saplandı kaldı. Akşam olmuştu. O zaman kentimizde elektrik yoktu. Fenerleri yaktık, öteki konukları da çamurlu yollardan vali konağına getirdik. Ben ve benim gibi gençler konuklara hizmet ediyorduk. Gece saat 24’e doğru Atatürk bir ara kendisine ayrılmış yılanlı odadan (o odaya tavandaki tahta işlemelerden dolayı yılanlı oda denir) aşağı kata indi. Kendisiyle birlikte gelmiş olan konukların odasını birbir gezdi. Onlara Atatürk.

Rahat mıyız arkadaşlar? Diye sordu. Onlar da:

Rahatız paşam, dediler. Gene Atatürk:

Askeriz, rahat olmasakta olabilir! Diye karşılık verdi.

“Bu sözleriyle Türk ulusundan olan herkesin, her zaman askerce bir yaşam içinde olması gerektiğini belirtmek istiyordu.

“Sabahleyin Atatürk kalkmış, konağın balkonundan kenti seyrediyordu. Hizmet ettiğim için konuşulanların tamamını duyamadım. O zaman anlattıklarına göre Vali Nazım Bey’le aralarında şöyle bir konuşma geçer.

“Atatürk Valiye:

Oturduğunuz bu ev çok kâşane imiş. (Gerçekten bu ev o zaman Kırşehir’in en iyi evlerinden biriydi.)

“Atatürk gene Valiye sorar:

Yolu nereden geliyor bu evin?

“Vali eve gelen yolu Atatürk’e gösterince sorusuna devam eder:

Siz kaç yıldır bu ildesiniz, kaç yıldır bu evde oturuyorsunuz?

“Vali:

Yedi yıldır bu evde oturuyorum.

“Diye karşılık verince, Atatürk:

Her gelip gitmede bir taş koysaydınız burası asvalt gibi olurdu.

“Bu olaydan kısa bir süre sonra Vali Nazım Bey Kırşehir’den alınır, başka ile atanır ve hemen emekliye ayrılır.

“Sabah kahvaltısından sonra Yozgat’a gitmek üzere Kırşehir’den uğurlandılar. Yozgat Valisi Baran, Atatürk’ün geleceğini öğrenmiş, Çiçekdağı’nın Demirli köyüne kadar yollardaki karı ayıklattırmıştır. Bizim Baranlı dağlarının karşısına kadar soğuk bir kış gününde yolları açtıran Yozgat Valisine Atatürk bu olaydaki çabalarından dolayı “Baran” soyadının vermiştir. (1973 Kırşehir İl Yıllığı s.20,)

******

BU ZİYARETİN CEVAT HAKKI TARIM TARAFINDAN ANLATILMASI..

Hasan Yağız’ın 1933 Şubat’ın da kendisinin 22-23 yaşlarında bir delikanlı olduğunu belirterek naklettiği bu anılara karşılık değerli Kırşehir evladı Cevat Hakkı Tarım aynı ziyaretle ilgili olarak yaşadığı saatleri gözünden kaçmayan izlenceleriyle birlikte ve o güzel ifadeleriyle şöyle aktarır:

“Aklımda kaldığına göre 1933 yılının Şubat ayı içinde idi. O yıl görülmedik bir kış olmuştu. Yollar, beller kapandığı gibi, mahalle aralarında dağlar boyu yığılan kar kürtükeleri yüzünden komşudan komşuya gidilmez bir hal almıştı. Bir sabah vazifeme gitmek için iyice sarınmış, benden önce geçenlerin ayak izlerine basa basa, cam gibi parlayan buz tabakalarından kaymamak için bir atlet gibi atlaya atlaya yürümeye çalışıyordum.

“Karşıdan gelmekte olan bir posta müvezzii önümde durdu. Sanki gizli bir şey söyleyecekmiş hissini vererek ağzını kulağıma yaklaştırdı, yavaşça: ‘Gazi geliyor’ dedikten sonra da seke seke yoluna devama başladı. O anda arkadan gelmekte olan sayın Müfit Kurutluoğlu’nun meşhur kupa arabası önümde durduğu için hemen kapısını açarak içine atladım. İlk sözüm şu oldu: ‘Gazi geliyormuş. Şu geçen postacı söyledi. Bu karda kıyamette bu seyahattin sebebi nedir acaba?’ Birinci Büyük Millet Meclisinde Kırşehir mebusu olarak bulunan Kurutluoğlu, gülerek şu cevabı verdi: ‘Bilirim Hazreti. O bir şeye karar vermesin yoksa muhali mümkün kılar…’

“Bu ani seyahat üzerinde bir şeyler konuşa konuşa matbaaya kadar geldik. Haber ne çabuk yayılmıştı. Sokaklar insanlarla dolmuştu. Biraz sonra telaşla bizim odaya giren Ağır Ceza Reisi Bay Ethem: ‘Nasıl iş bu? Vali kimseye malümat vermeden yanına Jandarma Kumandanını da alarak Gazi’yi istikbale gitmiş. Adliye’ye devâir ruesasına bildirmesi lazımdı. Ona göre tertibat alınırdı.’

“Havayı yatıştırmak için: ‘Belki bir emir almıştır. O haber vermese bile halk kendiliğinden vazifesini yapıyor’ dedim.

“Havadis meraklıları bizim odaya dolmuşlardı. Ortaokul öğretmenlerinden Arif Sıtkı Gönendik dostumuzun ‘Bizde bir heyet teşkil eder, istikbaline koşarız. Aramıza birkaç bayan arkadaş ta alsak çok iyi olur’ yolundaki teklifi sayın reisin de hoşuna gitmiş olacak ki, kızını getirmek üzere matbaanın karşısındaki evine gitti. Arif’te eşi öğretmen Nesibe’ye haber uçurdu, bende bizimkini getirmesini için arabalarını rica ettiğim sayın Müfit Kurutluoğlu’nun ‘Cevat arabacıya söyle yengenide beraber getirsin’ deyişi beni hem sevindirmiş hem de düşündürmüştü.

“Bizim grup tamam olmuştu. Müfit Hoca’yı hanımına müsaade ettiği halde kendisinin de aramıza katılmasına bir türlü ikna edemedik. Mecliste muhalif hizipler arasında yer alan hoca, ikinci seçimde liste dışı edilmiş, adı bazı dedikodulara karışmıştı. Mebusken kapısını aşındıranlar şimdi selam vermekten çekiniyorlardı. Çok seviştikleri, ailece görüştükleri hatta adını verdiği rahmetli mebusumuz ve arkadaşları Kırşehir’e geldikleri vakit bucak bucak kaçıyorlardı. Ne tuhaf tecellileri vardır, şu siyasetin…

“Müfit Hoca’yı kendi düşünceleriyle başbaşa bırakarak arabaya atlar atlamaz yola koyulduk. Muazzam bir karşılayıcı kütlesi şehrin dışındaki hastahane önünde birikmişlerdi. Bizim genç ve ateşli arkadaşlar, 5-6 km. Özbağlar’a kadar gitmemizi, hususi bir şekilde istikbal etmemizi arzu ediyorlardı. Araba atlalarının yolları kaplayan kar yığınlarına bata çıka gidişlerine aldırış etmeden, hep bir ağızdan ‘Dağ başını duman almış’ marşını söyleye söyleye Özbağlar’a kadar uzandık, kuytu bir yol dönemecinde karar kıldık.

“Hava o kadar soğuktu ki, ağaçların dallarından kopardığımız çilpileri yakıyor, kar topu oynayarak neşe ve çığlık içinde birbirimizi kovalıyor, ısınmaya çalışıyordu.

“Böyle halktan pek uygun bulmuyordum. Ortalığın kararmaya başladığını, hanımların üşüyeceklerini, Atatürk bizi görünce otomobillerinden inmek mecburiyetinde kalacakları için rahatsız edeceğimi ileri sürerek vatandaşları geri çevirmek için bir hayli dil döktüm. Döndük hastahane önünde halkın arasında bizde yerimizi aldık.

“Güneş Baranlı sırtlarından yavaş yavaş çekilirken bir tepe üzerinde bırakılan bir gözcünün boru ile verdiği işaret, soğuktan dağılan halkı, silah başına! komutası  almış birlikler gibi bir araya getirdi.

“Karşıdan sökun eden otomobiller halkın önünde durdu. Bir kaynaşma ve alkış tufanı koptu. Ön safta yer alan hükümet erkanı ve cemiyetler temsilcilerinin ellerini sıkan Reisi Cumhur, hastahaneyi ve hastalarıda ziyaret edip otomobillerine binerlerken, şöyle göze çarpacak bir yerde mevki alan ve aralarında kadınlarda bulunan bizim grubu görünce, o bize biz ona doğru ilerlemeye başladık.

“Arkadaşları birer birer takdim ediyorum. Yengemin önüne geldikleri vakit ‘Eski Kırşehir mebusu Müfit Bey’in hanımları’ deyince gözleri ışıl ışıl parlayarak ellerini uzattılar, sıcak bir sesle ‘Nasılsınız hanımefendi? Müfit Bey’de iyidirler inşallah? Zahmet etmişsiniz çok teşekkür ederim. Sizin araba ile geldiğiniz anlaşılıyor (Arkamızda duran kupa ve yaylı arabalarını görmüşlerdi). Ben şöfere yavaş gitmesini söylerim. Misafir olacağımız yerde tekrar görüşürüz Allahaısmarladık’ derken yengemin ‘Afet hanımefendiye de hoşgeldiniz diyelim’ yolundaki sözleri Büyük Ata’yı memnun olacak ki o sırada yanımıza gelen otomobilin kapısını elleriyle açarak Afet Hanıma  işaret ettiler. Bir grubun kendilerinide selamlamaya geldiğini gören Afet Hanımın bu jestten çok mutehassis oldukları hareketlerinden, nezaketle bizi karşılamalarından belli oluyordu.

“Muazzam bir halk akını içinde ağır ağır ilerliyoruz. Şimdi Ziraat Bankasının oturduğu bina Halk Partisine ait olduğu için misafirler için orası hazırlanmıştı.

“Otomobillerden inip salonun kapısına doğru ilerleyen Atatürk’ün birdenbire dönerek arkalarında duran Kılıç Ali’ye hitaben ‘Nasıl gelinmez miymiş? İşte geldik!’ yolundaki sözlerinde gizlenen ince ve derin nükteyi, vaktiyle Kırşehir’de vazife ile bulundukları zaman tanıştığımız Muhafız Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı B. Nuh’un bir ara anlattıkları hikaye aydınlattı. Yolda öğrendiklerine göre o akşam Atatürk’ün sofralarında ‘Bu havada Anadolu’ya sefer yapılır mı, yapılmaz mı?’ konusu üzerinde geçen münakaşanın bir fiil ispatı imiş.  Hatta ani yapılan bu yolculuk Ankara’daki ilgili makamları bile bir hayli telaşa düşürmüş. Balâ’dan geçtikten sonra öğrenebilmişler. Bizim vali de her türlü emniyet tedbirleri alınarak hususi bir mahiyette istikbal edilmesi yolunda aldığı telgraf üzerine kimseye bir şey söylemeden alelacele hareket etmek mecburiyetinde kalmış.

“Misafirlerimizi çaylarını, kahvelerini içip bir parça dinlendikten sonra verdikleri emir üzerine huzurlarına kabul olunmak için heyecanla bekleşirken, birden bire Atatürk’ün asabiyet içinde salondan dışarı çıkışları, kapıya doğru yürüyüşleri, otomobillerine binip vali konağı istikametine hareket edişleri; hepimizi hayret ve telaş içinde bırakmıştı. Mesele anlaşıldı. Atatürk, parti başkanından ‘Arkadaşlar nerelerde misafir edilecekler’ diye sormuşlar, bir meclisi umumi azasının eski yazı ile yazıp sunduğu kağıdı eline alır almaz ‘Ben böyle yazı tanımıyorum’ diyerek avucunun içinde buruş buruş ettikten sonra fırlatmışlar ve yerinden kalkarak yürümüşler.

“Yol ve erkan bilmeyenlere, yapılan inkılaplardan haberi olmayanlara ne güzel bir ders! Bu hareket bizi o kadar üzmüştü ki, hele bayan arkadaşlar imkanını bulsalar, temiz bir sopadan geçireceklerdi, o münasebetsiz adamı.

“Şehrin hemen kenarında bulunan imaret mahallesindeki vali konağına, gene çamurlu sokaklardan geçerek, kırık dökük köprülerden atlayarak ulaşan Atatürk yolda otomobili çamura çöktüğü için yetişemeyen valinin yokluğunu bildirmeyen eşinin olgun bir Türk kadınına yaraşır terbiye ve samimiyet içinde karşılayışının verdiği huzur ve memnuniyeti içinde asabiyetini kapının eşiğinde bırakarak, o zarif, o neşeli, o centilmen karekterlerini takınıvermişlerdi.

“Ertesi sabah bütün halk, memurlar Atatürk’ü uğurlamak üzere vali konağının kapısı önünde toplanmıştık. Biraz sonra  dışarı çıkan Atatürk halkla vedalaştıktan sonra arkadaşlarından bazılarını göremeyince valiye döndüler, şöyle bir nükte yaptılar ‘Ben yalnız hareket edeceğim siz zahmet etmeyiniz, arkadaşların daha uykuda oldukları anlaşılıyor. Ben ileride onları beklerim. Lütfen söylersiniz, paşa döküntüsü gibi arkamdan gelsinler. (Yılların Ötesinden: Atatürk Kırşehir’de  İnkılapçı Bir Öğretmen Habip Arıöz   Cevat Hakkı Tarım  Memleket Matbaası  1956  Ank.  s.14-15-16-17-18)

Adnan Yılmaz

YORUMLAR
YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN