Bütün Cihan Bilmelidir ki ; Bu Devlet ve Milletin Başında Hiçbir Makam Yoktur !

28 Ekim 2019
Bütün Cihan Bilmelidir ki ; Bu Devlet ve Milletin Başında Hiçbir Makam Yoktur !

Cumhuriyet denilince bizde ilk akla gelen; tarihsel süreç içinde saltanatın, tarihin dehlizlerine atılmış olmasıdır.

Pek doğaldı ki Cumhuriyet’in ilan edilmesinin önündeki en büyük engel saltanattı. 

  Mustafa Kemal; Cumhuriyetin resmen ilanından önce Viyana’da yayınlanan Neue Freie Press gazetesine yaptığı açıklama da;“ Anayasanın kapsadığı hükümlerden ilkinin egemenliğin millete ait olduğu, ikincisinin ise, halkın yalnız Büyük Millet Meclisi tarafından temsil edildiği” şeklinde vurgular yaparken,1 Nisan 1923’te TBMM’nde,   “Yeni Türkiye Devleti’nin ruhu bünyanı hâkimiyet-i milliyedir. Milletin bilakayd-ü şart hâkimiyetidir… Türkiye Devleti’nde ve Türkiye Devleti’ni kuran Türkiye halkında tâcidar yoktur! Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiç bir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da hâkimiyet-i milliyedir…”der.

Mustafa Kemalin Cumhuriyetin ana teması “ milli egemenlik” kavramıdır.

 Mustafa Kemal bu düşüncesini bir başka platformda şöyle dillendirir:

“…demokrasi prensibinin, en asri ve mantıki tatbikini temin eden hükümet şekli Cumhuriyettir… Cumhuriyette son söz, millet tarafından müntehap meclistedir. Millet namına her türlü kanunlar o yapar”  

 1924 Anayasasında “Devletin şekli cumhuriyettir” ifadesiyle “Cumhuriyet devlet şekli olarak” kesin hüküm haline getirilir.

Bu hüküm sonraki tüm anayasalarda aynen korunmasının yanında, bu hükmün herhangi bir “Anayasa değişikliği ile değiştirilemeyeceği ve değiştirilmesinin dahi teklif edilemeyeceği” hükme bağlanır.

CUMHURİYETİMİZ; ASIL 3 MART 1924’TE GERÇEK DEVRİM NİTELİĞİNDEKİ YASALARLA KİMLİĞİNİ BULDU.

Cumhuriyet, 29 Ekim 1923‘te ilan edildiğinde “Cumhuriyet”in nitelikleri ve karakteri henüz açık ve net olarak ortaya çıkmamıştı.

Bu “Cumhuriyet“, bir “İslam Cumhuriyeti” de olabilirdi.
Adı “Cumhuriyet” olup da niteliği “gerici” olan bir “model” de olabilirdi.

Aynı bugünkü Bangladeş İslam Cumhuriyeti ya da İran İslam Cumhuriyeti gibi…

Nitekim 3 Mart‘ta kabul edilen 3 önemli “devrim yasas“ı, Türkiye Cumhuriyeti‘nin karakter, nitelik ve yapısını ortaya koymuştur.

Eğer 3 Mart 1924‘te gerçek devrim niteliğindeki yasalar kabul edilmeseydi, 29 Ekim 1923‘te kurulan Cumhuriyet sadece “biçim”den öteye gidemezdi.

Evet, “Halife”liği kaldıran yasa,

Şeriye ve Evkaf Bakanlığı’nı kaldıran yasa,

Eğitim ve öğretimi birleştiren “Tevhid-i Tedrisat” yasası.

Bu anlamda, 3 Mart 1924 Türk toplumunun “din devleti” düzeninden “Laik Cumhuriyet” düzenine geçişinin tarihidir.

Atatürk, 1 Mart 1924‘te Meclis’i açış konuşmasında bu durumu şöyle açıklar:

“İslam dinini, asırlardan beri alışılageldiği şekilde, bir politika aracı konumundan uzaklaştırmak ve yüceltmek gereğini görüyoruz. Kutsal ve dini inançlarımızı ve vicdani değerlerimizi, karanlık ve kararsız olan ve her türlü çıkar ve ihtiraslara giriş sahnesi olan politikalar ve politikanın bütün kısımlarından bir an önce kesin biçimde kurtarmak, milletin dünyevi (dünya ile ilgili) ve uhrevi (ahiret ile ilgili) mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak bu suretle İslam dininin yüksekliği belirir.” (TBMM Tutanak, Devre II, Cilt VII, S. 3-6)

Şeriye ve Evkaf Bakanlığı kaldırılmasaydı benzer “fetva”ların yürürlüğü olurdu.

Şeriye ve Evkaf Vekâleti‘nin (Bakanlığı) kaldırılması ile “laiklik” ilkesinin son derece önemli bir temeli oluşturuldu.

Bu bakanlık, Osmanlı Devleti‘nde,  adına kısaca “şeriat” denilen “din” kurallarının uygulanmasına ilişkin son derece önemli bir makamdı.

Toplum yaşamına yön veren kurallar “şeriata dayalı din kuralları” olduğu için dini hükümleri içeren yargılar, yani “fetva“lar bu bakanlıkça hazırlanıyordu.

Şeriatın devlet ve toplum yaşamında son sözü söylemesi nedeniyle de Şeriye Bakanlığı adeta “bütün bakanlıkların üzerinde bir ‘onay’ ve ‘otorite’ye sahip”ti.

Oysa bu yasayla devlette, “topluma ait işlerle din işleri birbirinden ayrıldı.”

Günlük yaşama ait tüm işlemlerin şeriatın süzgecinden geçirilmesine de son verildi.

****

Buğun din üzerinden siyaset yapmanın, halkı din ve mezhep farklılıklarıyla kışkırtmanın, saltanat ve hatta hilafet özentilerinin harlanarak,  Cumhuriyet Devrimlerinden uzaklaşmanın ortaya çıkarttığı kötü bir siyasal iklimin, yaratılmış olmasını ibretle izliyoruz.

 Ortadoğu’da, emperyalizmin oyun kurduğu din ve mezhep cilalı cellâtlık kültürü, ülkemizin cumhuriyet aydınlığının çağdaşlığı üzerine büyük bir proje olarak dayatılıyor.

 Cumhuriyet kuşakları Büyük Önder Mustafa Kemal‘in Cumhuriyet aydınlanmasını can siperhane koruyamasak, ülkemizi olağanüstü zor günler bekliyor.

HİLAFET; CUMHURİYET’İN BAĞIMSIZLIĞINA AÇIK BİR TECAVÜZDÜR

HALİFELİKLE İLGİLİ GAZİ MUSTAFA KEMAL’DEN ALTIN SÖZLER:


• “Türkiye Cumhuriyeti safsatalarla varlığını ve istiklâlini tehlikeye atamaz. Bizce, hilâfet makamı olsa olsa tarihî bir hâtıra olmaktan öteye bir önem taşıyamaz. Türkiye Cumhuriyeti devlet adamlarının veya resmî hey’etlerin kendisiyle görüşmelerini istemesi bile, Cumhuriyet’in bağımsızlığına açık bir tecavüzdür.


• “Halifenin devlet başkanı demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları bulunan halkın bana ulaştırdığınız dilek ve tekliflerini ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem, buna o halkların başında bulunanlar razı olur mu? Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi yerine getirebilecekler midir? Durum böyle olunca, anlamı ve fonksiyonu olmayan asılsız bir sıfatı takınmak gülünç olmaz mı?”


• “Efendiler, açık ve kesin olarak söylemeliyim ki, Müslümanları hâlâ bir halife korkuluğu ile uğraştırıp aldatmak gayretinde bulunanlar, yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye’nin düşmanlarıdır. Böyle bir oyuna kapılıp hayal kurmak da ancak ve ancak cahillik ve gaflet eseri olabilir.”


• “Müslümanları ve Türk milletini bu kerteye düşmüş sanmak ve İslâm dünyasının vicdan temizliğinden, ahlâk ve karakterindeki incelikten, alçakça ve canice maksatlar için yararlanma yolunu tutmak, artık o kadar kolay olmayacaktır. Küstahlığın da bir derecesi vardır.”


• “Baylar, 31 Ekim 1922 günün meclis toplanmadı. O gün Mudafa-i Hukuk Grubu toplantısı oldu. Bu toplantıda, Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının zorunlu olduğu üzerinde konuştum. 1 Kasım 1922 günü, meclis toplantısında yine bu konu üzerinde uzun tartışmalar oldu. Mecliste de ayrıntılı bir konuşma yapmak gereğini duydum. İslam ve Türk tarihinden söz açarak, halifelikle padişahlığın ayrılabileceğini, ulusal egemenlik makamının T.B.M.M olabileceğini tarihsel olaylara dayanarak anlattım. Hülâgû’nun, Halife Mutasım’ı asıp yeryüzünde halifeliğe eylemli olarak son verdiğini, eğer 1517’de Mısır’ı ele geçiren Yavuz, orada halife sanını taşıyan bir sığıntıya önem vermeseydi, halifelik sanının zamanımıza dek sürüp gelmeyeceğini anlattım.”

Adnan YILMAZ

YORUMLAR
YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN