Kırşehir'deki şehitliğe adını veren pilot: Ahmet Tozluklu

YAŞAM 25.01.2026 - 22:09, Güncelleme: 26.01.2026 - 20:35
 

Kırşehir'deki şehitliğe adını veren pilot: Ahmet Tozluklu

Kırşehir’de Ankara–Kayseri Karayolu’nun yanında bulunan şehitliğe adını veren Şehit Hava Pilot Astsubay Çavuş Ahmet Tozluklu’nun 1946’daki görev uçuşu, tanıklıklar ve belgeler ışığında yeniden anlatıldı.

Kırşehir’de Ankara–Kayseri Karayolu’nun hemen kıyısında, çoğumuzun bir anlık bakışla geçip gittiği bir yer vardır: Şehitlik. Aslında o alan, klasik anlamıyla “çok sayıda mezarın toplandığı” bir şehitlikten önce, tek bir ismin etrafında örülmüş bir hafıza mekânıdır. Tabelasında yazan ad, kimi zaman bir yol tarifinin parçası gibi görünür: Şehit Hava Pilot Astsubay Çavuş Ahmet Tozluklu. Oysa bu isim, bir kentin gündelik ritmine karışmış sessiz bir hikâyeyi taşır; gökyüzüyle yeryüzü arasına sıkışmış, teknik ayrıntılar kadar insanî kırılganlıklarla da örülmüş bir hikâyeyi. 1946 yazı… Takvimler 14 Haziranı gösterirken Ankara Etimesgut’ta bir uçağın motoru artık “bakım saati”ni doldurmuştur. O yılların şartlarında motor değişimi Kayseri’deki uçak fabrikasında yapılır. Bugün bir parça değişimi, bir servis prosedürü, bir kargo teslimatı gibi aklımıza gelebilecek şeyler, o günün dünyasında bambaşka bir anlama sahiptir: Yolculuğun kendisi başlı başına risktir. Uçak, bakıma gidecektir; ama motoru yorgundur, huysuzdur, “her an” sürpriz yapabilecek hâle gelmiştir. Bu tür uçuşlarda bir düzen vardır: Sadece pilot değil, işi teknik açıdan takip edecek personel de uçağa biner. Çünkü Kayseri’de motor değişip testlerden geçecek, kabul işlemleri yapılacak, evrak tamamlanacaktır. İşte bu yüzden kokpitin arkasında iki isim daha yer alır: Makinist Astsubay Murat Yüksek ve Teğmen Şükrü Türk. Üç kişilik bir ekip… Birinin görevi uçağı havada tutmak, diğerinin görevi motorun dilini okumak, ötekinin görevi ise işin resmî ve teknik tamamlayıcılığını sağlamaktır. Hepsi aynı gövdenin içinde, aynı riski paylaşarak havalanır. Uçak pistte hızlanır, teker keser ve gökyüzüyle buluşur. Ankara–Kayseri arası yaklaşık bir saatlik uçuş… “Her şey yolunda giderse.” O cümle, havacılık tarihinin en gerçekçi cümlelerinden biridir. Çünkü havada “yolunda gitmeyen” şey, çoğu zaman küçücük bir ayrıntıyla başlar: Bir hortum, bir hat, bir bağlantı noktası… Yolculuğun ilk yarısı sorunsuz geçer. Fakat yaşlı motorun, mekanik sistemlerin acımasız kuralına uyması kaçınılmazdır: En zayıf halka neresi ise kırılma oradan gelir. Bu kez mesele, yağ hattında yaşanan bir arızadır. Yağ, sadece yağlamak için değil, aynı zamanda soğutmak için de dolaşır. Yüksek basınç, yüksek sıcaklık… Uçağın içinde görünmeyen bir ısı rejimi, görünmeyen bir zaman sayacı gibi çalışır. Ve bir an gelir; o görünmeyen düzen bozulur. Tanık anlatımlarına göre, yüksek sıcaklık ve basınç altındaki yağ bir anda kokpite sızar. İşin korkunç tarafı şudur: Bu, sıradan bir sızıntı değildir. Sıcak yağ buharı, pilotun görüşünü “perde” gibi kapatır; solunumu zorlar; cildi yakar; insanın yön duygusunu, reflekslerini, kararlarını aynı anda sınar. Uçağı havada tutmanın en temel koşulu olan “görmek”, bir anda elinden alınır. Böyle anlarda kahramanlık, çoğu zaman büyük sözlerle değil, birkaç saniyelik doğru tercihle ortaya çıkar. Ahmet Tozluklu’nun o an söylediği cümle, belki de hayatının en ağır cümlesidir: “Yavaş yavaş kontrollü şekilde alçalıp mecburi iniş yapacağım.” Bu cümlenin içinde panik yoktur; içinde kadercilik de yoktur. İçinde disiplin, sorumluluk ve başkalarının hayatını kollama kararlılığı vardır. Çünkü o kokpitte yalnız değildir. Arkada iki insan daha vardır. Ve uçak, kontrolsüz bir düşüşe bırakılırsa sonuç bir facia olabilir. Pilot, artık görmeden uçar. Gazı keser, uçağı alçaltır, elindeki imkânlarla “yere ulaşmayı” hedefler. Burada “iniş” mi demeli, “kontrollü çarpma” mı… Kavramlar yetersiz kalır. Bildiğimiz şey, uçağın çarptığı yerde parçalanmadığı, büyük bir yangının çıkmadığıdır. Bu da bize, o son dakikalarda yapılan mücadelenin bir ölçüde sonuç verdiğini söyler: En azından arkadakilerin yaşama şansı artmıştır. Fakat bedel ağırdır. Darbenin en büyük şokunu pilot alır. Kaza anında mı, yoksa sonrasında mı… Tam olarak bilmek zordur. Ama Ahmet Tozluklu, görev uçuşunun sonunda “vatan şehitleri” arasına karışır. Üstelik memleketi Edirne olmasına rağmen, dönemin koşulları cenazenin oraya götürülmesine izin vermez ve Kırşehir’e defnedilir. İşte hikâyenin Kırşehir’le kader bağı burada başlar. O yıllarda Kırşehir’de bugünkü anlamıyla bir şehitlik yoktur. Bu yüzden Ahmet Tozluklu’nun mezarı, zamanla “şehitlik” olarak kabul edilir. Yani bir mezar, bir şehrin şehitlik kavramını taşıyan sembol mekâna dönüşür. Her 15 Mayıs Hava Şehitlerini Anma Günü geldiğinde burada tören yapılması, ilkokul öğrencilerinin öğretmenleriyle birlikte katılması, bir yandan devlet geleneğinin, öte yandan toplum hafızasının “somutlaştırma” biçimidir: Çocuklara, adın bir tabeladan ibaret olmadığı öğretilir. Bu hikâyeyi daha da derinleştiren bir ayrıntı var: Yıllar sonra, 1960’ların ortasında, törenlere katılan okullardan birinde görev yapan bir öğretmen, Sadık Torun, “Bu şehit kimdir?” diye merak eder. Merak, hafızanın en güçlü motorudur. Araştırır, iz sürer, sonunda şehidin annesine ulaşır: Zeynep Tozluklu. Bugün birkaç tuşla bir insanın izini sürebildiğimiz çağda, o yıllarda mektup demek zaman demektir; beklemek demektir; kimi zaman haftalar, kimi zaman aylar demektir. Zeynep Hanım okuma-yazma bilmediğini, bu nedenle ilk mektuba cevap veremediğini söyler. Bu cümle bile bize bir dönemi anlatmaya yeter: Bir anne, evladının ardında kalan hatırayı taşır; ama o hatırayı yazıya dökmek için başkasının kalemine ihtiyaç duyar. Mektubunda hayatın ağır akışı vardır: Eşini 1939’da kaybetmiştir; oğlunu ortaokuldan sonra vatana hizmete vermiştir; kızını evlendirmiştir; torunlarıyla avunmaktadır. Oğlunun şehadet tarihini bile “kesin” bilmediğini, ancak şehit aylığının başladığı tarihten hareketle tahmin yürüttüğünü anlatır. Bu, bir annenin acısını değil sadece; aynı zamanda dönemin bürokrasisini, iletişim zorluklarını, bilgiye erişimin sınırlılığını da gösterir. En sarsıcı cümlelerden biri ise şudur: Oğlunun evli olmadığını, onu evlendirmeye hazırlandığını, fakat nasip olmadığını belirtir. Bir insanın hayatı, bir görevin “rutin” görünen kısmında, bir motor arızasının içinde kapanıvermiştir. Zeynep Hanım’ın Kırşehir’e gidip oğlunun mezarı başında ağlayabildiğini söylemesi, hikâyenin düğüm noktalarından biridir. Çünkü bu, Kırşehir’i yalnızca bir “defin yeri” olmaktan çıkarır; Kırşehir’i bir anne duasının, bir yarım kalmış ziyaretin, bir “ömrüm vefa ederse bir daha” cümlesinin mekânı yapar. Böylece bir şehir, bir şehidin adıyla anılmaktan öte, bir annenin iç sesiyle de anılır. Bugün o şehitliğin yanından geçerken, tabelaya bir an bakıp devam edebiliriz. Ama ister istemez şu soruyu da taşırız: Bir ismi yaşatan nedir? Taş mı, mermer mi, tören mi, protokol mü? Evet, bunların hepsi bir ölçüde… Fakat daha derinde, yaşatan şey “hikâyedir.” Hikâye yoksa isim zamanla sıradanlaşır; hikâye varsa isim, bir şehrin vicdanına dönüşür. Ahmet Tozluklu’nun hikâyesi bize şunu hatırlatır: Şehadet bazen cephede değil, “bakıma giden bir uçuşta” gelir. Kahramanlık bazen bir muharebe anlatısında değil, görüşünü kaybetmişken dahi uçağı kontrollü alçaltmaya çalışmakta saklıdır. Ve vefa, bazen büyük nutuklarda değil; bir öğretmenin merakında, bir annenin mektubunda, bir şehrin o mezarı “şehitlik” bilip sahiplenmesinde yaşar. Kırşehir’in yol kenarındaki o sessiz alanı, belki de bu yüzden sadece bir şehitlik değil; aynı zamanda bir arşivdir. Taşın, toprağın, rüzgârın arşivi… Her geçişte bize aynı şeyi fısıldar: İsimler unutulmasın diye yazılır; ama hikâyeler anlatılsın diye yaşar. Ahmet Tozluklu’nun adı da, Kırşehir’in hafızasında tam olarak böyle yaşar. Kaynak : Türk Havacılık Tarihi Araştırmacısı Selim Atalay Mail : [email protected]    
Kırşehir’de Ankara–Kayseri Karayolu’nun yanında bulunan şehitliğe adını veren Şehit Hava Pilot Astsubay Çavuş Ahmet Tozluklu’nun 1946’daki görev uçuşu, tanıklıklar ve belgeler ışığında yeniden anlatıldı.

Kırşehir’de Ankara–Kayseri Karayolu’nun hemen kıyısında, çoğumuzun bir anlık bakışla geçip gittiği bir yer vardır: Şehitlik. Aslında o alan, klasik anlamıyla “çok sayıda mezarın toplandığı” bir şehitlikten önce, tek bir ismin etrafında örülmüş bir hafıza mekânıdır. Tabelasında yazan ad, kimi zaman bir yol tarifinin parçası gibi görünür: Şehit Hava Pilot Astsubay Çavuş Ahmet Tozluklu. Oysa bu isim, bir kentin gündelik ritmine karışmış sessiz bir hikâyeyi taşır; gökyüzüyle yeryüzü arasına sıkışmış, teknik ayrıntılar kadar insanî kırılganlıklarla da örülmüş bir hikâyeyi.

1946 yazı… Takvimler 14 Haziranı gösterirken Ankara Etimesgut’ta bir uçağın motoru artık “bakım saati”ni doldurmuştur. O yılların şartlarında motor değişimi Kayseri’deki uçak fabrikasında yapılır. Bugün bir parça değişimi, bir servis prosedürü, bir kargo teslimatı gibi aklımıza gelebilecek şeyler, o günün dünyasında bambaşka bir anlama sahiptir: Yolculuğun kendisi başlı başına risktir. Uçak, bakıma gidecektir; ama motoru yorgundur, huysuzdur, “her an” sürpriz yapabilecek hâle gelmiştir.

Bu tür uçuşlarda bir düzen vardır: Sadece pilot değil, işi teknik açıdan takip edecek personel de uçağa biner. Çünkü Kayseri’de motor değişip testlerden geçecek, kabul işlemleri yapılacak, evrak tamamlanacaktır. İşte bu yüzden kokpitin arkasında iki isim daha yer alır: Makinist Astsubay Murat Yüksek ve Teğmen Şükrü Türk. Üç kişilik bir ekip… Birinin görevi uçağı havada tutmak, diğerinin görevi motorun dilini okumak, ötekinin görevi ise işin resmî ve teknik tamamlayıcılığını sağlamaktır. Hepsi aynı gövdenin içinde, aynı riski paylaşarak havalanır.

Uçak pistte hızlanır, teker keser ve gökyüzüyle buluşur. Ankara–Kayseri arası yaklaşık bir saatlik uçuş… “Her şey yolunda giderse.” O cümle, havacılık tarihinin en gerçekçi cümlelerinden biridir. Çünkü havada “yolunda gitmeyen” şey, çoğu zaman küçücük bir ayrıntıyla başlar: Bir hortum, bir hat, bir bağlantı noktası…

Yolculuğun ilk yarısı sorunsuz geçer. Fakat yaşlı motorun, mekanik sistemlerin acımasız kuralına uyması kaçınılmazdır: En zayıf halka neresi ise kırılma oradan gelir. Bu kez mesele, yağ hattında yaşanan bir arızadır. Yağ, sadece yağlamak için değil, aynı zamanda soğutmak için de dolaşır. Yüksek basınç, yüksek sıcaklık… Uçağın içinde görünmeyen bir ısı rejimi, görünmeyen bir zaman sayacı gibi çalışır. Ve bir an gelir; o görünmeyen düzen bozulur.

Tanık anlatımlarına göre, yüksek sıcaklık ve basınç altındaki yağ bir anda kokpite sızar. İşin korkunç tarafı şudur: Bu, sıradan bir sızıntı değildir. Sıcak yağ buharı, pilotun görüşünü “perde” gibi kapatır; solunumu zorlar; cildi yakar; insanın yön duygusunu, reflekslerini, kararlarını aynı anda sınar. Uçağı havada tutmanın en temel koşulu olan “görmek”, bir anda elinden alınır.

Böyle anlarda kahramanlık, çoğu zaman büyük sözlerle değil, birkaç saniyelik doğru tercihle ortaya çıkar. Ahmet Tozluklu’nun o an söylediği cümle, belki de hayatının en ağır cümlesidir: “Yavaş yavaş kontrollü şekilde alçalıp mecburi iniş yapacağım.” Bu cümlenin içinde panik yoktur; içinde kadercilik de yoktur. İçinde disiplin, sorumluluk ve başkalarının hayatını kollama kararlılığı vardır. Çünkü o kokpitte yalnız değildir. Arkada iki insan daha vardır. Ve uçak, kontrolsüz bir düşüşe bırakılırsa sonuç bir facia olabilir.

Pilot, artık görmeden uçar. Gazı keser, uçağı alçaltır, elindeki imkânlarla “yere ulaşmayı” hedefler. Burada “iniş” mi demeli, “kontrollü çarpma” mı… Kavramlar yetersiz kalır. Bildiğimiz şey, uçağın çarptığı yerde parçalanmadığı, büyük bir yangının çıkmadığıdır. Bu da bize, o son dakikalarda yapılan mücadelenin bir ölçüde sonuç verdiğini söyler: En azından arkadakilerin yaşama şansı artmıştır.

Fakat bedel ağırdır. Darbenin en büyük şokunu pilot alır. Kaza anında mı, yoksa sonrasında mı… Tam olarak bilmek zordur. Ama Ahmet Tozluklu, görev uçuşunun sonunda “vatan şehitleri” arasına karışır. Üstelik memleketi Edirne olmasına rağmen, dönemin koşulları cenazenin oraya götürülmesine izin vermez ve Kırşehir’e defnedilir.

İşte hikâyenin Kırşehir’le kader bağı burada başlar. O yıllarda Kırşehir’de bugünkü anlamıyla bir şehitlik yoktur. Bu yüzden Ahmet Tozluklu’nun mezarı, zamanla “şehitlik” olarak kabul edilir. Yani bir mezar, bir şehrin şehitlik kavramını taşıyan sembol mekâna dönüşür. Her 15 Mayıs Hava Şehitlerini Anma Günü geldiğinde burada tören yapılması, ilkokul öğrencilerinin öğretmenleriyle birlikte katılması, bir yandan devlet geleneğinin, öte yandan toplum hafızasının “somutlaştırma” biçimidir: Çocuklara, adın bir tabeladan ibaret olmadığı öğretilir.

Bu hikâyeyi daha da derinleştiren bir ayrıntı var: Yıllar sonra, 1960’ların ortasında, törenlere katılan okullardan birinde görev yapan bir öğretmen, Sadık Torun, “Bu şehit kimdir?” diye merak eder. Merak, hafızanın en güçlü motorudur. Araştırır, iz sürer, sonunda şehidin annesine ulaşır: Zeynep Tozluklu.

Bugün birkaç tuşla bir insanın izini sürebildiğimiz çağda, o yıllarda mektup demek zaman demektir; beklemek demektir; kimi zaman haftalar, kimi zaman aylar demektir. Zeynep Hanım okuma-yazma bilmediğini, bu nedenle ilk mektuba cevap veremediğini söyler. Bu cümle bile bize bir dönemi anlatmaya yeter: Bir anne, evladının ardında kalan hatırayı taşır; ama o hatırayı yazıya dökmek için başkasının kalemine ihtiyaç duyar.

Mektubunda hayatın ağır akışı vardır: Eşini 1939’da kaybetmiştir; oğlunu ortaokuldan sonra vatana hizmete vermiştir; kızını evlendirmiştir; torunlarıyla avunmaktadır. Oğlunun şehadet tarihini bile “kesin” bilmediğini, ancak şehit aylığının başladığı tarihten hareketle tahmin yürüttüğünü anlatır. Bu, bir annenin acısını değil sadece; aynı zamanda dönemin bürokrasisini, iletişim zorluklarını, bilgiye erişimin sınırlılığını da gösterir. En sarsıcı cümlelerden biri ise şudur: Oğlunun evli olmadığını, onu evlendirmeye hazırlandığını, fakat nasip olmadığını belirtir. Bir insanın hayatı, bir görevin “rutin” görünen kısmında, bir motor arızasının içinde kapanıvermiştir.

Zeynep Hanım’ın Kırşehir’e gidip oğlunun mezarı başında ağlayabildiğini söylemesi, hikâyenin düğüm noktalarından biridir. Çünkü bu, Kırşehir’i yalnızca bir “defin yeri” olmaktan çıkarır; Kırşehir’i bir anne duasının, bir yarım kalmış ziyaretin, bir “ömrüm vefa ederse bir daha” cümlesinin mekânı yapar. Böylece bir şehir, bir şehidin adıyla anılmaktan öte, bir annenin iç sesiyle de anılır.

Bugün o şehitliğin yanından geçerken, tabelaya bir an bakıp devam edebiliriz. Ama ister istemez şu soruyu da taşırız: Bir ismi yaşatan nedir? Taş mı, mermer mi, tören mi, protokol mü? Evet, bunların hepsi bir ölçüde… Fakat daha derinde, yaşatan şey “hikâyedir.” Hikâye yoksa isim zamanla sıradanlaşır; hikâye varsa isim, bir şehrin vicdanına dönüşür.

Ahmet Tozluklu’nun hikâyesi bize şunu hatırlatır: Şehadet bazen cephede değil, “bakıma giden bir uçuşta” gelir. Kahramanlık bazen bir muharebe anlatısında değil, görüşünü kaybetmişken dahi uçağı kontrollü alçaltmaya çalışmakta saklıdır. Ve vefa, bazen büyük nutuklarda değil; bir öğretmenin merakında, bir annenin mektubunda, bir şehrin o mezarı “şehitlik” bilip sahiplenmesinde yaşar.

Kırşehir’in yol kenarındaki o sessiz alanı, belki de bu yüzden sadece bir şehitlik değil; aynı zamanda bir arşivdir. Taşın, toprağın, rüzgârın arşivi… Her geçişte bize aynı şeyi fısıldar: İsimler unutulmasın diye yazılır; ama hikâyeler anlatılsın diye yaşar. Ahmet Tozluklu’nun adı da, Kırşehir’in hafızasında tam olarak böyle yaşar.

Kaynak : Türk Havacılık Tarihi Araştırmacısı Selim Atalay
 
 
Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (3 )

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Murat.vatansever
(26.01.2026 00:11 - #22125)
Bilmediğimiz konuyu bize aydınlatıp şehidimizin hikayesini anlattiginiz için teşekkür ederim.mekanlsri cennet olsun Allah onlardan razı olsun bize bu vatani biraktigi için bizlerde kıymet bilmek gerek
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sahipsiz
(26.01.2026 10:26 - #22126)
Ne yazık ki şehitlerimizin kemikleri sızlıyordur. İmralı canisi, bebek katili Apo'ya adı Devlet olan Bahçeli bey Kurucu önder diyerek hepimizi hayal kırıklığına uğrattı. Bu nasıl Apo aşkıymış ... Çok istiyorsa gitsin İmralı'ya onunla kucaklaşsın. Ülkeyi savunan parti liderlerine hakaretler Apo'ya gelince teşekkür edip Kurucu önder diye sesleniyor. Yazık koskoca MHP' yı AKP'ye yamayarak içini boşalttı...
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Ertuğrul Aslan
(27.01.2026 13:25 - #22151)
Allah şehadetini kabul etsin, mekanı cennet olsun.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.