Rüya / Said Kızılırmak

7 Kasım 2018
Rüya / Said Kızılırmak

Sevgili küçüklerim, akranlarım, büyüklerim,

Bugün sizinle bir kederimi paylaşmak istiyorum. Okuduğunuz kadar biliyorsunuz ufak bir kaza geçirmiştim.

Acım büyüktü ağrılarım vardı ama dün gece öyle bir rüya gördüm ki ne acı ne ağrı kaldı!

Kötü rüyayı anlatmayın derler ama ben sizinle paylaşmak istiyorum: malumunuz biraz ulu başkanıma sitem dolu yazılar yazmıştım.

Adam çıktı rüyama girdi!

Ben en iyisi size rüyamı anlatayım:

Akranlarımla çay ocağında otururken başkanımın “hür personeli” gelip başkanımın beni çağırdığını söyledi. İçim bir ürperdi ki anlatamam. Niye çağırdı? Neden çağırdı? Ne diyecekti derken vardık makamına.

Başkanımdan bir sitemler bir ahlar bir çağırtılar derken bir de baktım ki masasını toplamış “al başkanlığı ben gidiyorum” demesin mi! Hayda! “Başkanım etme, eyleme, aman günahını ben çekeyim…” desem de nafile! Kalktı, bir anda göç eyledi.

Aman Ya Rabbi! Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim. Bir anda başkan ben olmuştum. “İyi de ben hiç anlamam ki” diye kendi kendime mırıldanırken başkanım da belediyeyi terk ediyordu.

Neyse odanın içi büyük, başa gelen daha da büyüktü. Nereye oturacağımı şaşırmıştım. Derken bulduğum sandalyeye çöktüm. Başladım dertlenmeye… Bu arada; duyan odaya koşuyor, ben daha da telaşlanıyordum. Tam “başkanımın ekip arkadaşları bana neler yapar” derken içlerinden biri beni telkin etti: “Said Başkanım, hayırlı uğurlu olsun, vallahi ben sizi çok seviyorum, her hafta yazılarınızı okuyorum ama malum ne beğenebiliyorduk ne de paylaşabiliyorduk” deyince içime su serpildi.

Derken bir başka arkadaş yüksek sesle çığırmaya başladı: “aman başkanım vallahi de tillahi de bu makamı en çok sen hak ediyordun” demesin mi? Ben artık ben değildim. Sonra bir başka insan beni öven kasideler dizmeye başladı. O arada üç harfli bir basın kuruluşunun mensubu bir de baktım ki son dakika haberleri paylaşmış. Aman ya Rabbi! Benim icraatlarımı anlatıyordu. “İyi de ben Başkan olalı daha bir saat olmamıştı. Ne icraatım olabilir ki!” diye düşünmeye başladım, baktım işin içinden çıkamayacağım, en iyisi belediye bültenini okuyup öğreneyim dedim.

Neyse hamdolsun sonuçta beni tanıyorlardı. E ben de az değildim; her yazımı en az üç yüz bin kişi okuyordu yani.

Hemen toparlandım “kendime bir astap alayım” dedim. Yakınlarda bir mağazaya girdim. Aman ya Rabbi! “Işık mı hızlıydı yoksa Kırşehir’de dedikodu mu” tam anlam veremedim ama mağazanın sahibi başkanım diyerekten kapıda karşıladı. Herhalde belediye hoparlörlerinden anons etmişlerdi “SAİD KIZILIRMAK belediye başkanı oldu” diye. Neyse mağaza sahibi akranım bu işleri iyi biliyormuş on küsür takım elbiseyi önüme dizdi “başkanım para mara almam, bizden olsun” deyiverdi. İyi de niye ondan oluyordu? Yoksa ben ondan mı oluyordum? Kendi kendime kızmaya başladım: herkes gıymatımı biliyordu. Hür personelimi aradım “makam aracımı getir” dedim.

Kapının önüne çıktım bir de baktım iki tane velespit! “Aman gadasını aldığım ben daha yeni kolumu bacağımı kırdım, buna binmem” deyince personelimden Allah razı olsun, “ben senin ayağını yere bastırmam” deyip aldı beni sırtına bir hışımla belediyeye geldik. Nadar hoşuma gitmeye başlamıştı bu iş anlatamam. Neyse biraz esnafın arasında dolaşayım dedim: esnaflar hiç oralı olmuyordu. İyi de ben ne yapmıştım onlara! Neyse hür personelim hemen imdadıma yetişti: “başkanım senden korkuyorlar” demesin! Ya Hu benden neden korkuyorlardı? Çok da anlayamadım ama hoşuma da gitmişti. Neyse fotoğraflar çekindik, az önce suratları beş karış olan esnaflar gülerek poz veriyordu ben de onlara uydum hepimiz gülerek poz verdik.

Döndük makamımıza ama ayaklarıma kara sular inmişti. Yardımcılarımdan en hası karşıladı, tam oturacaktım ki MAKAM KOLTUĞUnu gösterdi bana! Tüm ihtişamıyla ışıl ışıl parlıyordu. Bir an bir ses duydum, koltuk beni çağırıyordu. Vardım usulca oturdum ama bir elektriklenme bir kıpraşma derken içim ürperdi. Koltuk konuşuyordu. Sessizce kulağıma fısıldadı: “merak etme artık biz beraberiz, ben zaten eski başkanı sevmiyordum” demesin! Allah Allah kimse eski başkanı sevmiyormuş meğerse. Tabi onlar da haklı, benim gibi gıymatlı bir adamı görünce gıymat bilmişlerdi.

Hür personelim odaya girdi: “başkanım şu şurada sizin için bunu söyledi, falan şahıs otobüsten, filan şahıs kaldırımdan, diğer şahıs da mahalledeki asfalttan şikayet ediyor” diye anlatmaya başladı. “Vatandaş memnuniyeti her şeyden önce gelir hemen yanlarına gidelim” diyecektim ki koltuk arkadan seslendi “SUS SEN KONUŞMA, BEN SANA SÖYLECEĞİM NE KONUŞACAĞINI!” Vardır bir bildiği, eski başkan yıllardır onu dinledi ki koltukta oturdu diye düşündüm.

“Tez onları huzura getirin” diye bir ses çıktı ağzımdan! Koltuk mu söyledi, ben mi bilemedim ama bir utandım bir utandım anlatamam. Kısa bir vakit sonra hepsi gelmişti huzura. Koltuk arkadan sufleyi veriyor ben konuşuyordum; “vay efendim onlar kimmiş de beni eleştiriyorlarmış, o kadar icraat yapmışım da onlar nankörlük ediyorlarmış. Neyse sakinleşip hepsini gönderdim huzurumdan sonra kendime “aferin, iyi susturdum” demeye başladım.

Oh! Nasıl da makamın hakkını veriyordum anlatamam. Hadsizler! Bir de gelmiş; makama koltuğa saygıları da yok. Sonra yardımcılarım da makama geldiler, hepsi beni takdir ediyor, koltuk da arkadan destekliyordu.

Mesai bitti, “eve gideceğim, hazırlayın makam aracını” dedim ama eski başkan bir de velespit çıkarmıştı; “bu ayazda gidilmez, en iyisi otobüse binmek” dedim. Usul usul Cacabey Meydanına doğru yürüdüm. Beni görenler şaşırdılar tabi: “koskoca başkan otobüsle evine gidiyor! Helal olsun!” seslerini duyunca hemen hür personelimi çağırdım, bol bol fotoğraf çekindim. Sabah nasılsa bunu haber yapacak akranlarım vardı.

Ama otobüs gelmiyordu bir türlü! “Aman!” dedim “bak bir önceki sefer uyudun betonda, üşüdün. Gene aynısını yapma.” Neyse otobüs bir saati aşkın zaman geçtikten sonra geldi hamd olsun. Hamd olsun da bu kadar da dolmasın! Herhalde eski başkan otobüsler boş gidip geliyor diye zamanları uzatmıştı; yoksa bu kadar saat bu kadar insan bekletilir miydi?

Eve vardım, mis gibi bir çay demledim kendime ama içimde bir korku bir endişe anlatamam, koltuğum aklımdan çıkmıyordu: “Ya biri gelip habersizce oturursa? Ya ben yokken götürdülerse?” diye vesvese düştü içime.

Neyse ki saat erkendi, derhal kendi otobüslerimle dönecektim belediyeye ama otobüsler 10 dakikalık yolu 45 dakikada zor gidiyordu. Zaten bu otobüs planlarını nasıl yaptılar hiç anlamamıştım. Öyle böyle belediyeye varmıştım ve koltuğum yerinde duruyordu çok şükür! Hiç belli olmazdı! Ya biri ben yokken gelip otursaydı? Sonuçta alnımın teriyle almıştım koltuğu.

Koltuğun üzerinde uyumuştum kimse de elimden alamamıştı koltuğu. “Bir kahve içeyim, kendime geleyim” dedim. Hür personelimden bir kahve istedim, ne dese beğenirsiniz? “KAHVE YOK!”

“O zaman çay getir.” Dedim, “ŞEKER YOK!” “İyi de niye yok?” dedim, “PARA YOK!” Aman ya Rabbi, belediyede para yoktu. Hemen muhasebe müdürünü çağırdım; “BORÇ ÇOK!” demesin mi?

Hayda! Biz nasıl bir tezgaha düştük? Ben ne’dem, nerelere gide’m diye hayıflanırken aklıma Ankara’yı aramak geldi. Sonuçta “çözerse onlar çözer” diye düşündüm. Aradım, aramaz olaydım. Ne laflar duydum ne laflar! Ne topallığımız kaldı ne bir ayağımızın olmayışı! İyi de kin güdüyorlarmış! Vay efendim biz seçimde söz vermişiz de şimdi bir ayağımız sakatmış da! Ben de bağırdım, çağırdım, kapattım. Vay bağırmaz olaydım; onlara da çok borcumuz varmış, hemen alacaklarını istediler. “Öderiz.” dedim ya ben de bilemedim; nasıl ödeyecektik?

Para kazanmak lazımdı. Çıktım dışarı “ne iş yaparız” diye, baktım millet araba park edecek yer bulamıyor, otobüs duraklarına park eden araçları da çekiciler götürüyordu. Hemen işe başlamak lazımdı, çağırdım yardımcılarımı; iki kişi araba çekicisinin başına, iki kişi otopark işine…

Allah bin bereket versin BELEDİYEye çay, şeker, meşrubat falan almaya başladık. İyi de çay şekerle bitmiyordu ki! Dünyanın borcu vardı.

Sonra hür personelimi çağırdım “bu iş böyle olmaz bizim de bir şeyler yapmamız gerekiyor” deyince o da “başkanım vallahi benim elimden bir iş gelmez” dedi. Aklıma hemen bir fikir geldi: “kaldırımların arasına geniş geniş bıraktığımız çiçeklik yerlerini zaten parasızlıktan dolduramayacaktık, çiçek aldığımız adam da batmıştı, “en iyisi AVCAR ekelim” dedim. Gittik hemen bir koşu marul, maydanoz, kıvırcık, domates, salatalık fidesi aldık.

Çok rahatlamıştım. “Gidelim, makamda bir kahve içelim” dedim, demez olaydım! Eski alacaklı müteahhitler belediyeyi basmış; “paramız da paramız!” diyor. Zaten belim kırıldı fide dikene kadar bir de işin yoksa bunlara dert anlat. Neyse adamlara “sabırlı olun, bak, çekici işi var, avcar işi var, otoparkçılık yapıyoruz, geldikçe öderiz” dedim ama ne dinleyen var ne anlayan. Bir iç münakaşanın ardından biraz hırpalandım ama ne yapalım başa gelen çekiliyor.

Neyse belediyenin önüne iki iskemle attık, “oturalım, hem de avcarları sularız” dedim. “Bir de devramen olaydı ne iyi olurdu” dememle çalışkan personelim hemen atladı “başkanım ben diktim iki aya çitleriz zaten PARA YOK, YAPACAK İŞ DE yok” dedi. Haklıydı, para olmayınca nasıl iş yapacaktık birkaç BOŞ işle olmazdı.

Ben anlatmaktan yorulmam yeter ki siz dinlemekten usanmayın. Meşhur bir söz var “SÜRÇ-İ LİSAN ETTİYSEK AFFOLA” ben o sözü biraz değiştirmek istiyorum: “SURÇ-İ LİSAN ETTİYSEK KULAKLARA KÜPE OLA”.

Rüya uzun, vaktinizi çalmayım, bir ara yine anlatırım.

Hiç unutulmaması adına yine inatla yazmaya devam edeceğim:

“UMUT ALLAH’tan ÜMİT KULUNDAN BEKLENİR. RABBİM UMUTSUZ VE ÜMİTSİZ BIRAKMASIN”

YORUMLAR
Anahtar Kelime: ,
YORUMLAR Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı.. Belki İlk Yorumu Sen Yapmalısın..

SOSYAL MEDYA BİZİ TAKİP EDİN