Bir bayram yazısı: Şehir unutturur, köy hatırlatır

YAŞAM 26.05.2026 - 22:14, Güncelleme: 26.05.2026 - 22:00
 

Bir bayram yazısı: Şehir unutturur, köy hatırlatır

Bozkırda uzayıp giden bir yol, camdan dışarı bakan bir çocuk ve yanında sessizce duran bir anne… Bu yazı, köy yolculukları üzerinden insanın hafızayla, toprakla ve kayıpla kurduğu derin bağı anlatıyor.

Rahmetli annemle köye giderken en sevdiğim şey cam kenarına oturmaktı. Minibüs ağır giderdi; yol hiç bitmeyecekmiş gibi uzardı. Dışarıda bozkır vardı. Sararmış otlar, rüzgârın kaldırdığı toz, uzakta tek başına duran ağaçlar… Bazen yıkılmış bir ev görünürdü, bazen önünde kimsenin kalmadığı eski bir avlu. Çocukken bunlara neden bu kadar uzun baktığımı bilmezdim. Şimdi anlıyorum; insan bazı duyguları daha adı yokken tanıyor. Minibüsün içi de ayrı bir dünyaydı aslında. Motorun sesi hiç susmaz, virajlarda camlar hafif titrerdi. Birisi mutlaka “Şoför abi burada inecek var,” derdi. Arkalardan yaşlı bir amcanın sesi gelirdi bazen: “Bu sene yağmur az düştü… Toprak susuz kaldı.” Başka biri cevap verirdi: “Toprak susuz kalınca insanın içi de kuruyor.” Çocukken bu cümleleri tam anlayamazdım ama aklımda kalırdı. Anadolu’da insanlar bazen kendini anlatmaz, toprağı anlatır gibi konuşur. Bozkırın sessizliği başka hiçbir yere benzemez. Şehirde sessizlik bile yorucudur ama bozkırda insan kendi iç sesini duymaya başlar. Ufuk genişledikçe insan küçülür sanki. Anadolu insanının biraz suskun, biraz ağır oluşu belki de bundan. Yaşadığı toprak aceleyi sevmez çünkü. Rüzgâr yıllarca eser ama o yalnız ağaç yine yerinden ayrılmaz. İnsan da biraz öyle aslında. Hayat eğer, kurutur, eksiltir ama insan yine de kökünü bırakmamaya çalışır. Sonradan fark ettim ki o yolculuklar sadece köye gitmek değilmiş. O yolların içinde annemin gençliği vardı. Dedemin sustuğu cümleler vardı. Bir ailenin yavaş yavaş biriken hafızası vardı. Köy dediğin şey de biraz budur zaten; geçmişin tamamen kaybolmadığı yer. Şehir insana unutmayı kolaylaştırıyor ama köy unutulan şeyleri yeniden insanın önüne koyuyor. Rahmetli annem yol boyunca herkese selam verirdi. Bir durakta mutlaka bir tanıdığı çıkardı. “Abla yine köye mi gidiyorsun?” diye sorarlardı. “Oğlan özledi biraz,” derdi annem, elini omzuma koyarak. İnsanlar birbirinin hayatını bilirdi o zamanlar. Kimin tarlası kurumuş, kimin çocuğu askerde, hangi evde hastalık var… Şimdi insanlar aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirine yabancı kalıyor. Kalabalık büyüdü ama yakınlık azaldı. Mustafa Kutlu okurken hep bu duygular gelir aklıma. Çünkü onun hikâyelerinde kaybolan şey yalnızca eski mahalleler değildir. İnsanların birbirine yakın durduğu hayatlar kaybolur. Çay ocakları, küçük dükkânlar, otobüs terminalleri, kasabalar… Bunların hepsi bir fon değildir sadece. İnsan ruhunun tutunduğu yerlerdir. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki hüzün de buradan gelir zaten. İnsan modernleşirken biraz içini kaybeder. Daha çok eşyası olur ama daha az hatırası kalır. Bugün herkes hız peşinde. Daha hızlı yaşamak, daha hızlı tüketmek, daha hızlı unutmak istiyoruz. Oysa bozkır insana beklemeyi öğretir. Yağmuru beklemeyi, yolu gözlemeyi, sabretmeyi… Belki de bu yüzden Anadolu’da umut sessizdir. Büyük cümlelerle değil, küçük dayanıklılıklarla yaşar. Şimdi annem yok. O minibüsler de eskisi gibi değil. Köyler değişti, yollar değişti. Ama bazı görüntüler insanın içinde kalıyor. Camdan dışarı bakan bir çocuk, rüzgârın eğdiği sarı otlar, bozkırın ortasında tek başına duran bir ağaç… İnsan yıllar geçse de bazı şeyleri unutmuyor. Çünkü toprak sadece üstünde yürüdüğümüz bir şey değil; biraz da insanın hafızası. Oğuz Durdu
Bozkırda uzayıp giden bir yol, camdan dışarı bakan bir çocuk ve yanında sessizce duran bir anne… Bu yazı, köy yolculukları üzerinden insanın hafızayla, toprakla ve kayıpla kurduğu derin bağı anlatıyor.

Rahmetli annemle köye giderken en sevdiğim şey cam kenarına oturmaktı. Minibüs ağır giderdi; yol hiç bitmeyecekmiş gibi uzardı. Dışarıda bozkır vardı. Sararmış otlar, rüzgârın kaldırdığı toz, uzakta tek başına duran ağaçlar… Bazen yıkılmış bir ev görünürdü, bazen önünde kimsenin kalmadığı eski bir avlu. Çocukken bunlara neden bu kadar uzun baktığımı bilmezdim. Şimdi anlıyorum; insan bazı duyguları daha adı yokken tanıyor.

Minibüsün içi de ayrı bir dünyaydı aslında. Motorun sesi hiç susmaz, virajlarda camlar hafif titrerdi. Birisi mutlaka “Şoför abi burada inecek var,” derdi. Arkalardan yaşlı bir amcanın sesi gelirdi bazen:

“Bu sene yağmur az düştü… Toprak susuz kaldı.”

Başka biri cevap verirdi:

“Toprak susuz kalınca insanın içi de kuruyor.”

Çocukken bu cümleleri tam anlayamazdım ama aklımda kalırdı. Anadolu’da insanlar bazen kendini anlatmaz, toprağı anlatır gibi konuşur.

Bozkırın sessizliği başka hiçbir yere benzemez. Şehirde sessizlik bile yorucudur ama bozkırda insan kendi iç sesini duymaya başlar. Ufuk genişledikçe insan küçülür sanki. Anadolu insanının biraz suskun, biraz ağır oluşu belki de bundan. Yaşadığı toprak aceleyi sevmez çünkü.

Rüzgâr yıllarca eser ama o yalnız ağaç yine yerinden ayrılmaz. İnsan da biraz öyle aslında. Hayat eğer, kurutur, eksiltir ama insan yine de kökünü bırakmamaya çalışır.

Sonradan fark ettim ki o yolculuklar sadece köye gitmek değilmiş. O yolların içinde annemin gençliği vardı. Dedemin sustuğu cümleler vardı. Bir ailenin yavaş yavaş biriken hafızası vardı.

Köy dediğin şey de biraz budur zaten; geçmişin tamamen kaybolmadığı yer. Şehir insana unutmayı kolaylaştırıyor ama köy unutulan şeyleri yeniden insanın önüne koyuyor.

Rahmetli annem yol boyunca herkese selam verirdi. Bir durakta mutlaka bir tanıdığı çıkardı.

“Abla yine köye mi gidiyorsun?” diye sorarlardı.

“Oğlan özledi biraz,” derdi annem, elini omzuma koyarak.

İnsanlar birbirinin hayatını bilirdi o zamanlar. Kimin tarlası kurumuş, kimin çocuğu askerde, hangi evde hastalık var… Şimdi insanlar aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirine yabancı kalıyor. Kalabalık büyüdü ama yakınlık azaldı.

Mustafa Kutlu okurken hep bu duygular gelir aklıma. Çünkü onun hikâyelerinde kaybolan şey yalnızca eski mahalleler değildir. İnsanların birbirine yakın durduğu hayatlar kaybolur. Çay ocakları, küçük dükkânlar, otobüs terminalleri, kasabalar… Bunların hepsi bir fon değildir sadece. İnsan ruhunun tutunduğu yerlerdir.

Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki hüzün de buradan gelir zaten. İnsan modernleşirken biraz içini kaybeder. Daha çok eşyası olur ama daha az hatırası kalır.

Bugün herkes hız peşinde. Daha hızlı yaşamak, daha hızlı tüketmek, daha hızlı unutmak istiyoruz. Oysa bozkır insana beklemeyi öğretir. Yağmuru beklemeyi, yolu gözlemeyi, sabretmeyi…

Belki de bu yüzden Anadolu’da umut sessizdir. Büyük cümlelerle değil, küçük dayanıklılıklarla yaşar.

Şimdi annem yok. O minibüsler de eskisi gibi değil. Köyler değişti, yollar değişti. Ama bazı görüntüler insanın içinde kalıyor. Camdan dışarı bakan bir çocuk, rüzgârın eğdiği sarı otlar, bozkırın ortasında tek başına duran bir ağaç…

İnsan yıllar geçse de bazı şeyleri unutmuyor. Çünkü toprak sadece üstünde yürüdüğümüz bir şey değil; biraz da insanın hafızası.

Oğuz Durdu

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.