Aynı Saat, Farklı Zaman: Metropolde Kadrandaki Sınıfsal Uçurum
Aynı Saat, Farklı Zaman: Metropolde Kadrandaki Sınıfsal Uçurum
Hepimizin kolundaki saat aynı saniyeyi kovalarken, modern metropolis aslında bizi görünmez zamansal hiyerarşilerle bölüyor. Akışkanlar mekaniğinden ödünç alırsak; bir tarafta muktedirlerin pürüzsüz, sürtünmesiz *laminer* akışı, diğer tarafta ise çeperlerin kaotik *türbülanslı* esareti... Modern kentte iktisadi adaletsizlik, sadece mekânın değil, en başta zamanın gasbıdır.
Saatin Hükmü ve Sınıfsal Hesapçılık
Sabahın henüz gün ağarmamış o gri körlüğünde, şehrin dış çeperlerindeki beton blokların arasından sökün eden kalabalıklar için zaman, saniyelerle hesaplanan amansız bir kırbaçtır. Banliyö trenlerinin, metrobüs kuyruklarının o ter ve rutubet kokan sıkışıklığında, insanın kendi gövdesi üzerindeki tasarrufu elinden alınır. Buradaki zaman, kapitalizmin en saf haliyle mihaniki ve ölçülebilir kıldığı o "boş ve eşit zaman"dır.
Alman sosyolog ve düşünür *Georg Simmel, modern kent insanının psikolojisini incelediği o kurucu metni * Metropol ve Zihinsel Yaşam’da, para ekonomisi ile saat tıkırtısı arasındaki o sarsıcı bağı şöyle kurar:
"Modern zihniyet giderek daha hesapçı hale gelmiştir... Metropol hayatının ilişkileri o kadar çok yönlü ve karmaşıktır ki, dakiklik olmasaydı bütün yapı geri dönülemez bir kaosa göçerdi."
Ancak Simmel’in işaret ettiği bu "dakiklik", şehrin sakinlerine eşit dağılmaz. Sınıfsal olarak en altta kalanlar için bu hesapçılık, hayatta kalmanın tek yoludur. Bir kuryenin motorunun arkasında, navigasyondaki üç dakikalık gecikmenin puana ve dolayısıyla ekmeğe tahvil edildiği o vahşi süre, mihaniki zamanın en gaddar yüzüdür.
Buna karşılık, şehrin merkezindeki cam kulelerin üst katlarında ya da korunaklı lüks sitelerin sessizliğinde zaman, tamamen farklı bir faza geçer. *Parası olan insan, başkalarının zamanını satın alarak kendi zamanını genişletir*, onu sürtünmesiz bir "zamansızlığa" tahvil eder. Trafikte geçirilecek üç saat, arkada laptopun açık olduğu konforlu bir arka koltukta mesaiye ya da dinlenmeye dönüşebilir. Zenginlik, saatin tıkırtısını duymama lüksüdür; yoksulluk ise o tıkırtının çıkardığı gürültüyle her saniye irkilmektir.
Tarihsel Katmanlar ve Çeperin Unutuşu
Şehirlerin hafızası, mimari katmanlarında ve o katmanların temsil ettiği iktisadi dönüşümlerde saklıdır. 1950’lerin büyük göç dalgalarıyla megakentlerin etrafını saran gecekondular, aslında köylülükten işçiliğe geçişin, yani esnek ve mevsimlik zamanın, endüstriyel saat zamanına çarpmasının ilk mekânsal ürünleriydi. 1980’lerin neoliberal kasırgasıyla birlikte bu çeperler, fabrikaların gölgesinden çıkıp finans merkezlerinin, devasa alışveriş merkezlerinin şantiyelerine dönüştü.
Bu dönüşüm, şehrin ruhunda derin bir zamansal yırtılma yarattı. *Ahmet Hamdi Tanpınar, o benzersiz eseri *Beş Şehir’de, geçmişin bugünün içinde estetik bir zamansızlık olarak yaşama ihtimalini aramıştı. Tanpınar, modernleşmenin getirdiği o aceleci, köksüz ve paraya endeksli zamanın karşısına, tarihin mermerde ve çınarda dondurduğu o asil süreyi koyar. Ancak ekonomik adaletsizlik, Tanpınar’ın özlediği o bütüncül zamanı imkânsız kılar.
Bugün, tarihî kent merkezleri "soylulaştırma" (gentrification) adı altında sermayenin eline geçmektedir. Zenginlik, tarihin o estetik zamansızlığını satın alıp butik bir otele, lüks bir galeriye dönüştürürken; o mekânların gerçek sahipleri olan yoksul halk, geçmişi olmayan, belleksiz, gri ve tekdüze uydu kentlere sürülür. Şehrin yoksul çeperi, tarihin dışına itilmiş, süreklilikten mahrum bir zamansızlığa mahkûm edilir.
Modern kent, yoksulun zamanını çalarak zenginin sonsuzluğunu inşa eden devasa bir simya makinesidir.
Pasajların Aylaklığından AVM’lerin Kıstırılmışlığına
Ekonomik farklılıkların zaman algısını nasıl eğip büktüğünü anlamak için modern kent mekânlarındaki insan hareketine bakmak yeterlidir. *Walter Benjamin, o devasa başyapıtı *Pasajlar’da, 19. yüzyıl Paris’inin lüks pasajlarında gezinen *Flâneur* (aylak) figürünü anlatır. Flâneur, hiçbir amacı olmadan, sadece şehri tüketmek, onu izlemek ve onun içinde kaybolmak için yürüyen insandır. Benjamin, onun bu eylemini mihaniki zamana ve kapitalist üretime karşı radikal bir zamansızlık protestosu olarak görür. Hatta öyle ki, bu aylaklar bazen kaplumbağa gezdirirlerdi sokaklarda, zamanın hızına inat onun ritmini yavaşlatmak için.
Ancak bugün, modern bir metropolde "aylaklık" yapabilmek, yani zamanı amaçsızca tüketebilmek en pahalı sınıfsal imtiyazdır. Şehrin lüks caddelerinde, tasarım kafelerinde saatlerce oturan üst sınıfların o rahatlığına karşılık; asgari ücretle çalışan bir işçinin ya da bir plaza çalışanının her hareketi gözetim altındadır.
Güvenlik kameraları, turnikeler ve performans algoritmaları, yoksulun zamanından çalınacak en ufak bir "aylaklığa" bile tahammül edemez. Bir işçinin AVM’ye girmesi ancak bir tüketici olarak oraya para bırakmasıyla ya da orayı temizleyen bir emekçi olmasıyla meşrudur; aksi takdirde güvenlik görevlilerinin şüpheli bakışları altında zamanı hızla daralır.
Sahnelerdeki Uçurum: Yağmurun Adaleti ve Otel Odalarının Donması
Sınıfsal zamanın bu yakıcı çelişkisi, sinemada belki de hiçbir yerde Bong Joon-ho’nun Parazit (Parasite) filmindeki kadar radikal bir biçimde görselleştirilmemiştir. Filmin o kırılma anında, şehre muazzam bir yaz yağmuru yağar. Tepedeki lüks villada oturan Park ailesi için bu yağmur, hayatın mihaniki akışını kesintiye uğratan, onlara evlerinde kamp yapma keyfi sunan estetik ve romantik bir zamansızlık anıdır.
Oysa aynı yağmur, şehrin en alt katmanında, yarı bodrum bir evde yaşayan Kim ailesi için mihaniki bir felakettir. Onların zamanı o gece durur; kanalizasyon sularının bastığı evlerinden eşyalarını kurtarmaya çalışırken, zaman bir sığınağın zemininde, çaresizlik içinde donar. Aynı doğa olayı, üst sınıf için zamanı genişleten bir lüksken, alt sınıf için zamanı bütünüyle yok eden bir yıkımdır.
| EKONOMİK SINIF | ZAMANIN YAPISI | MEKÂNSAL KARŞILIĞI |
|---|---|---|
| *Üst Sınıf* | Laminer / Akışkan (Zamansızlık) | Soylulaştırılmış Merkez, Akıllı Kuleler |
| *Alt Sınıf* | Türbülanslı / Kıstırılmış (Eşit Zaman) | Kentsel Çeper, Banliyö, Bodrum Katları |
Bu sınıfsal kıstırılmışlığın yerli sinemadaki en ağır karşılığı ise *Zeki Demirkubuz’un *Masumiyet filmidir. Filmdeki karakterler şehrin o ışıltılı, paraya endeksli, sürekli ilerleyen zamanının tamamen dışına düşmüşlerdir. Onların yaşadığı ucuz otel odaları, üçüncü sınıf pavyonlar ve otogar kenarları, zamanın ileriye doğru akmadığı, ekonomik çaresizliğin yarattığı ağır ve kokuşmuş bir zamansızlık hapishanesidir. Demirkubuz bize, parası olmayan insanın zamanının nasıl çürüdüğünü, nasıl ileriye doğru bir geleceğe evrilemediğini gösterir.
Bu durum, edebiyatta da bir varoluş krizi olarak yankılanır. *Oğuz Atay, *Tutunamayanlar romanında Selim Işık’ın ağzından, hayatı küçük burjuva alışkanlıklarıyla, taksit ödemeleriyle, terfi süreleriyle ve nizami randevularla ölçen o rasyonel şehir insanıyla alay eder. Selim, saatin egemenliğine girmeyi reddettiği için tutunamaz:
"Bizler, saat ayarları bozulan ve bir daha hiçbir zaman tam saati gösteremeyen zavallı kronometreleriz."
Sonuç: Kadrandaki Görünmez Bölünme
Gecenin bir yarısı metropole yukardan, bir tepeden bakıldığında, gökdelenlerin tepesindeki kırmızı ikaz ışıkları ile varoşların sokak lambaları aynı karanlığın içinde parıldar. Şehir, dışardan bakıldığında tek bir organizma, aynı yirmi dört saati tüketen devasa bir makine gibi durur. Ancak o ışıkların altında, kadrandaki saniyelerin ağırlığı herkes için başkadır.
Ekonomik farklılıklar, sadece cüzdanlardaki parayı ya da oturulan semtleri ayırmaz; insan ruhunun zamanla kurduğu o en mahrem, en varoluşsal bağı parça parça eder. Bir tarafta, paranın sağladığı konforla zamanın üzerinde bir flâneur gibi süzülen ve tarihi kendi zevkine göre dondurduğu bir azınlık; diğer tarafta ise ömrü o azınlığın konforunu üretmek için metrobüs hatlarında, fabrika vardiyalarında ve paket servis hızlarında eritilen sessiz çoğunluk.
Modern kentin asıl trajedisi buradadır: *Saatler herkes için aynı dokuzu gösterirken, birimiz o dokuzun içinde kendi sonsuzluğunu inşa etmekte, diğerimiz ise sadece o günün akşamını görebilmek için kendi ömründen saniyeleri haraç mezat satmaktadır.* Şehir bizi aynı zamanın içine kapatarak eşitler gibi yapar; ama mekânın kuytularına gizlediği o derin sınıfsal uçurumlarla, her birimizi bambaşka çağların, bambaşka yara izlerinin içinde yalnız bırakır.
Oğuz Durdu
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

