Emperyal hesapları boşa çıkaran refleks: İran Türklerinin duruşu

DÜNYA 05.03.2026 - 07:08, Güncelleme: 05.03.2026 - 07:08
 

Emperyal hesapları boşa çıkaran refleks: İran Türklerinin duruşu

İran'a yönelik ABD ve İsrail ortaklığındaki Emperyal dış müdahale ile birlikte bölge ateş çemberine dönerken, Türklerin devlet refleksi ve tutumu İran’ı ayakta tutan en önemli faktörlerin başında geliyor.

Son yıllarda İran’da yaşanan protestolar, iç siyasi gerilimler ve buna eşlik eden dış müdahale tartışmaları bölgeyi yakından takip eden herkes için önemli bir gözlem alanı oluşturdu. Protestolar sırasında çok sayıda insan hayatını kaybetti, binlerce kişi tutuklandı ve bazı protestocular hakkında idam kararları verildi. Bu gelişmeler uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, aynı dönemde ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı ülkelerin İran’a yönelik sert açıklamaları ve askeri hareketlilikleri dikkat çekti. Basra Körfezi’ne gönderilen uçak gemileri, artan askeri tehdit dili ve İran halkına yapılan “sokağa çıkın” çağrıları, yaşanan iç hareketliliğin yalnızca bir iç politika meselesi olmadığını düşündüren gelişmeler olarak yorumlandı. Nitekim kısa süre sonra İran ile ABD ve İsrail arasında gerilimi tırmandıran askeri karşılaşmalar yaşandı. İran da bu saldırılara karşılık olarak bölgedeki bazı ABD üslerini hedef alan füze saldırıları gerçekleştirdi. Rejim karşıtı protestoların ardından ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlaması ve İran’ın da buna karşılık vermesi, bölgeyi kısa süre içinde adeta bir ateş çemberine çevirdi. Bu kronoloji, İran’da çok sayıda insanın hayatını kaybettiği protestoların salt “iç dinamiklerle” değil, aynı zamanda dış müdahale eksenli bir sürecin parçası olarak okunmasına zemin hazırladı.  Ancak bütün bu gelişmeler içinde çoğu zaman gözden kaçan önemli bir sosyolojik gerçeklik vardı: İran’ın etnik yapısı ve bu yapının kriz anlarında verdiği refleks. Yaklaşık 90 milyonu aşan nüfusuyla İran, çok etnili bir yapıya sahip. Bu yapının en önemli unsurlarından biri ise Türklerdir. Güney Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Türkmenler ve Kaşkay Türkleri gibi topluluklarla birlikte Türklerin sayısının 35 milyonu aştığı ifade ediliyor. Bu da Türkleri İran’da Farslardan sonra en büyük ikinci etnik grup konumuna getiriyor. Ancak mesele yalnızca nüfus meselesi değil. İran’da yaşanan protestolar sırasında dikkat çekici bir tablo ortaya çıktı. Protesto hareketlerinin büyük ölçüde Fars kökenli kesimler tarafından yürütüldüğü yönünde değerlendirmeler yapılırken, Türk nüfusun yoğun olduğu şehirlerde farklı bir manzara görüldü. Bu bölgelerdeki birçok Türk, rejim karşıtı gösterilere katılmak yerine devletin yanında yer alan gösteriler düzenledi ve ülkenin parçalanmasına yol açabilecek süreçlere karşı tavır aldı. Bu tavır yalnızca İran’a özgü değildir. Türklerin tarih boyunca yaşadıkları farklı coğrafyalara bakıldığında benzer bir refleks görülür. Balkanlardan Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar pek çok yerde Türk toplulukları zaman zaman azınlık olarak yaşamışlardır. Ancak bu durum hiçbir zaman bulundukları ülkelerin zayıflamasını fırsata çevirme anlayışına dönüşmemiştir. Tam tersine. Türkler çoğu zaman yaşadıkları ülkelerde ayrıştırıcı değil birleştirici bir unsur, adeta bir çimento vazifesi görmüşlerdir. Devletin zayıfladığı anlarda fırsat kollayan değil, devletin ayakta kalmasının toplumun tamamı için hayati olduğunu bilen bir siyasal refleks ortaya koymuşlardır. Bu refleks tesadüf değildir. Bu refleks binlerce yıllık devlet tecrübesinin ürünüdür. Tarih boyunca Türk siyasi kültüründe devlet yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda düzenin, güvenliğin ve toplumsal devamlılığın teminatı olarak görülmüştür. Bu nedenle kriz zamanlarında Türk toplulukları çoğu zaman parçalanmayı değil istikrarı tercih etmişlerdir. Bugün dünya siyasetinde sıkça kullanılan bir yöntem vardır: Bir ülkeyi zayıflatmak isteyen güçler önce o ülkenin etnik ve mezhepsel fay hatlarını harekete geçirir. Toplumsal farklılıklar çatışma alanına dönüştürülür, sokak hareketleri kışkırtılır ve sonunda devlet otoritesi çöker. Bu senaryoyu Irak’ta gördük. Libya’da gördük. Suriye’de gördük. Ancak bazı toplumların tarihsel refleksi bu planları boşa çıkarabilir. İran’da yaşanan gelişmeler, Türklerin bu anlamda nasıl bir siyasal tavır sergilediğini bir kez daha gösterdi. Rejimle ilgili eleştirileri olsa bile, dış müdahale söz konusu olduğunda devleti parçalayacak bir sürecin parçası olmayı reddeden bir tutum ortaya kondu. Bu tavır, sadece İran için değil dünya üzerindeki birçok azınlık toplum için önemli bir ders niteliğindedir. Çünkü tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir: Emperyal güçler hiçbir zaman başka halkların özgürlüğü için savaşmaz. Onların hesapları güç, enerji, strateji ve nüfuz alanıdır. Bu oyunların sonunda kazanan çoğu zaman büyük güçler olur; kaybeden ise parçalanmış ülkeler ve yıkılmış toplumlar olur. Bu nedenle azınlık toplumlar için en büyük sınav, kriz anlarında verdikleri karardır. Ya dış güçlerin hesaplarının bir parçası olacaklar… Ya da yaşadıkları ülkenin istikrarını koruyarak tarihsel sorumluluklarının farkında hareket edecekler. Türklerin birçok coğrafyada sergilediği tavır bu açıdan dikkat çekicidir. Nüfus olarak azınlık olsalar bile bulundukları ülkelerde ayrışmanın değil birlik ve istikrarın harcı olmayı tercih etmişlerdir. Belki de bu yüzden Türkler yalnızca bir millet değil, aynı zamanda birçok coğrafyada devlet fikrinin taşıyıcılarından biri olarak görülür. Ve belki de bugün dünyada en çok ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur: Kriz anlarında fırsat kollayan değil, toplumları ayakta tutan bir siyasal olgunluk.
İran'a yönelik ABD ve İsrail ortaklığındaki Emperyal dış müdahale ile birlikte bölge ateş çemberine dönerken, Türklerin devlet refleksi ve tutumu İran’ı ayakta tutan en önemli faktörlerin başında geliyor.

Son yıllarda İran’da yaşanan protestolar, iç siyasi gerilimler ve buna eşlik eden dış müdahale tartışmaları bölgeyi yakından takip eden herkes için önemli bir gözlem alanı oluşturdu. Protestolar sırasında çok sayıda insan hayatını kaybetti, binlerce kişi tutuklandı ve bazı protestocular hakkında idam kararları verildi. Bu gelişmeler uluslararası kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, aynı dönemde ABD ve İsrail başta olmak üzere bazı ülkelerin İran’a yönelik sert açıklamaları ve askeri hareketlilikleri dikkat çekti.

Basra Körfezi’ne gönderilen uçak gemileri, artan askeri tehdit dili ve İran halkına yapılan “sokağa çıkın” çağrıları, yaşanan iç hareketliliğin yalnızca bir iç politika meselesi olmadığını düşündüren gelişmeler olarak yorumlandı. Nitekim kısa süre sonra İran ile ABD ve İsrail arasında gerilimi tırmandıran askeri karşılaşmalar yaşandı. İran da bu saldırılara karşılık olarak bölgedeki bazı ABD üslerini hedef alan füze saldırıları gerçekleştirdi.

Rejim karşıtı protestoların ardından ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlaması ve İran’ın da buna karşılık vermesi, bölgeyi kısa süre içinde adeta bir ateş çemberine çevirdi. Bu kronoloji, İran’da çok sayıda insanın hayatını kaybettiği protestoların salt “iç dinamiklerle” değil, aynı zamanda dış müdahale eksenli bir sürecin parçası olarak okunmasına zemin hazırladı. 

Ancak bütün bu gelişmeler içinde çoğu zaman gözden kaçan önemli bir sosyolojik gerçeklik vardı: İran’ın etnik yapısı ve bu yapının kriz anlarında verdiği refleks.

Yaklaşık 90 milyonu aşan nüfusuyla İran, çok etnili bir yapıya sahip. Bu yapının en önemli unsurlarından biri ise Türklerdir. Güney Azerbaycan Türkleri başta olmak üzere Türkmenler ve Kaşkay Türkleri gibi topluluklarla birlikte Türklerin sayısının 35 milyonu aştığı ifade ediliyor. Bu da Türkleri İran’da Farslardan sonra en büyük ikinci etnik grup konumuna getiriyor.

Ancak mesele yalnızca nüfus meselesi değil.

İran’da yaşanan protestolar sırasında dikkat çekici bir tablo ortaya çıktı. Protesto hareketlerinin büyük ölçüde Fars kökenli kesimler tarafından yürütüldüğü yönünde değerlendirmeler yapılırken, Türk nüfusun yoğun olduğu şehirlerde farklı bir manzara görüldü. Bu bölgelerdeki birçok Türk, rejim karşıtı gösterilere katılmak yerine devletin yanında yer alan gösteriler düzenledi ve ülkenin parçalanmasına yol açabilecek süreçlere karşı tavır aldı.

Bu tavır yalnızca İran’a özgü değildir.

Türklerin tarih boyunca yaşadıkları farklı coğrafyalara bakıldığında benzer bir refleks görülür. Balkanlardan Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar pek çok yerde Türk toplulukları zaman zaman azınlık olarak yaşamışlardır. Ancak bu durum hiçbir zaman bulundukları ülkelerin zayıflamasını fırsata çevirme anlayışına dönüşmemiştir.

Tam tersine.

Türkler çoğu zaman yaşadıkları ülkelerde ayrıştırıcı değil birleştirici bir unsur, adeta bir çimento vazifesi görmüşlerdir. Devletin zayıfladığı anlarda fırsat kollayan değil, devletin ayakta kalmasının toplumun tamamı için hayati olduğunu bilen bir siyasal refleks ortaya koymuşlardır.

Bu refleks tesadüf değildir. Bu refleks binlerce yıllık devlet tecrübesinin ürünüdür.

Tarih boyunca Türk siyasi kültüründe devlet yalnızca bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda düzenin, güvenliğin ve toplumsal devamlılığın teminatı olarak görülmüştür. Bu nedenle kriz zamanlarında Türk toplulukları çoğu zaman parçalanmayı değil istikrarı tercih etmişlerdir.

Bugün dünya siyasetinde sıkça kullanılan bir yöntem vardır: Bir ülkeyi zayıflatmak isteyen güçler önce o ülkenin etnik ve mezhepsel fay hatlarını harekete geçirir. Toplumsal farklılıklar çatışma alanına dönüştürülür, sokak hareketleri kışkırtılır ve sonunda devlet otoritesi çöker.

Bu senaryoyu Irak’ta gördük. Libya’da gördük. Suriye’de gördük.

Ancak bazı toplumların tarihsel refleksi bu planları boşa çıkarabilir.

İran’da yaşanan gelişmeler, Türklerin bu anlamda nasıl bir siyasal tavır sergilediğini bir kez daha gösterdi. Rejimle ilgili eleştirileri olsa bile, dış müdahale söz konusu olduğunda devleti parçalayacak bir sürecin parçası olmayı reddeden bir tutum ortaya kondu.

Bu tavır, sadece İran için değil dünya üzerindeki birçok azınlık toplum için önemli bir ders niteliğindedir.

Çünkü tarih bize defalarca aynı gerçeği göstermiştir: Emperyal güçler hiçbir zaman başka halkların özgürlüğü için savaşmaz. Onların hesapları güç, enerji, strateji ve nüfuz alanıdır. Bu oyunların sonunda kazanan çoğu zaman büyük güçler olur; kaybeden ise parçalanmış ülkeler ve yıkılmış toplumlar olur.

Bu nedenle azınlık toplumlar için en büyük sınav, kriz anlarında verdikleri karardır.

Ya dış güçlerin hesaplarının bir parçası olacaklar…

Ya da yaşadıkları ülkenin istikrarını koruyarak tarihsel sorumluluklarının farkında hareket edecekler.

Türklerin birçok coğrafyada sergilediği tavır bu açıdan dikkat çekicidir. Nüfus olarak azınlık olsalar bile bulundukları ülkelerde ayrışmanın değil birlik ve istikrarın harcı olmayı tercih etmişlerdir.

Belki de bu yüzden Türkler yalnızca bir millet değil, aynı zamanda birçok coğrafyada devlet fikrinin taşıyıcılarından biri olarak görülür.

Ve belki de bugün dünyada en çok ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur:
Kriz anlarında fırsat kollayan değil, toplumları ayakta tutan bir siyasal olgunluk.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.