Türklerde Devlet–Toplum Refleksi ve Küresel Etkileri

DÜNYA 05.02.2026 - 12:53, Güncelleme: 05.02.2026 - 12:53
 

Türklerde Devlet–Toplum Refleksi ve Küresel Etkileri

Türklerin tarihi yalnızca fetihlerle değil, düzen kurma becerisiyle yazıldı. Hindistan’dan Mısır’a, Balkanlar’dan Avrasya’ya uzanan bu tecrübe, bugün bile “devlet ve toplum” tartışmalarına ışık tutuyor.

Bugün dünyaya baktığınızda en büyük sorunlardan biri şudur: Devlet var, ama toplum yok. Ya da toplum var, ama devlet zayıf. İkisi aynı anda ayakta durmadığında, geriye ya kaos kalıyor ya da kırılgan bir düzen… İşte tam bu noktada, Türk tarihinin binlerce yıllık birikimi “sadece geçmişin hikâyesi” olmaktan çıkıp bugünün tartışmasına dönüşüyor. Çünkü Türklerin devlet tecrübesi, sıradan bir “fetih” meselesi değil; düzen kurma meselesidir. Bozkırdan çıkıp Avrupa’ya, Hindistan’a, Mısır’a, Rusya-Avrasya havzasına uzanan geniş bir hatta Türklerin izi sadece savaş meydanlarında değil; idarede, kurumda, şehirde ve toplumsal hayatta görünür. İnsanların güvenlik içinde yaşadığı, ticaretin işlediği, yolun açık, pazarın canlı olduğu bir hayat… Devlet dediğiniz şey, en nihayetinde budur: “Yarın” duygusu. Hindistan’a gidin… Orada Türk devlet aklının izlerini “tarihi bir isim” olarak değil, kurulan düzenin hatırası olarak görürsünüz. Çok katmanlı bir toplumda kalıcı olmak kolay değildir. Farklı dinler, farklı diller, farklı sınıflar… Böyle bir yerde yalnızca güçle ayakta kalamazsınız; kurumla ayakta kalırsınız. Türklerin Hindistan tecrübesi, bu yüzden “yerleşmek” kelimesinin gerçek anlamını gösterir: Ev yapmak değil; hayatı yönetecek sistemi kurmak. Mısır’a gidin… Daha çarpıcı bir tablo çıkar karşınıza: Nüfusun çoğunluğu başka unsurlardan oluşsa da Türkler azınlık olmalarına rağmen sultan olabilmiştir. İlk bakışta ters gibi görünür; ama aslında devletin mantığı budur: Meşruiyet bazen sayıdan değil, işleyen düzenden doğar. Güvenliği sağlıyorsanız, maliyeyi yürütüyorsanız, adaleti görünür kılabiliyorsanız; insanlar “yarın”a inanır. Devlet de o inancın üzerine oturur. Balkanlar ve Osmanlı coğrafyası… Evet, tarih tartışmalıdır. Her imparatorluğun sert tarafları vardır, olmuştur. Ama bir gerçeği gözden kaçırmayalım: Yüzlerce yıl boyunca farklı toplulukların aynı coğrafyada bir arada yaşayabilmesi, bir “yönetme kapasitesi” ister. Yol güvenliği, pazar düzeni, vergi sistemi, şehir yönetimi… Bunlar yoksa barış da yoktur. Osmanlı’nın uzun süreli varlığı, sadece askerî güçle değil, devlet-toplum dengesini kurabilmesiyle açıklanabilir. Rusya ve Avrasya meselesine gelince… Bazı Avrasyacı düşünürler, Rus devlet geleneğinin oluşumunda Türk etkisini özellikle vurgular. Burada mesele “kim kimi kurdu” tartışması değildir; mesele, bu büyük coğrafyada devletlerin birbirine nasıl dokunduğudur. Avrasya’da devlet dediğiniz şey, bir kapalı kutu değildir. Teşkilat, vergi, diplomasi, askerî düzen… Bunlar sınırları aşar, etkiler üretir. Türklerin tarih boyunca taşıdığı “devlet tekniği” de bu etkileşimlerde sıkça görünür. Şimdi dönüp bugüne bakalım: Dünya, yeniden bir “düzen” arayışında. Göç dalgaları, kimlik çatışmaları, ekonomik kırılmalar, güvenlik krizleri… Ülkeler “devlet”i konuşuyor, ama çoğu zaman “toplum”u unutarak. Oysa Türk tarihinin söylediği net: Devlet kurmak, toplum kurmaktır. Sadece yönetmek değil; birlikte yaşamayı mümkün kılacak kuralları üretmektir. Türklerin tarih sahnesindeki asıl iddiası da tam burada durur: Gittikleri yerlerde yalnızca hâkimiyet değil; çoğu zaman istikrar üretmişlerdir. Farklı unsurlarla çatışmayı tek seçenek olarak görmeden, bazen uzlaşarak, bazen sentezleyerek; ama nihayetinde “işleyen bir düzen” kurmayı başarmışlardır. Bu yüzden Türklerin izi, sadece taşta ve toprakta değil; kurumda, şehirde, hafızada kalır. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz cümle şudur: Güç, devleti kurar; adalet ve düzen, onu yaşatır. Ve toplum, ancak yaşatılan bir devletin içinde nefes alır. Ömer Duran
Türklerin tarihi yalnızca fetihlerle değil, düzen kurma becerisiyle yazıldı. Hindistan’dan Mısır’a, Balkanlar’dan Avrasya’ya uzanan bu tecrübe, bugün bile “devlet ve toplum” tartışmalarına ışık tutuyor.

Bugün dünyaya baktığınızda en büyük sorunlardan biri şudur: Devlet var, ama toplum yok. Ya da toplum var, ama devlet zayıf. İkisi aynı anda ayakta durmadığında, geriye ya kaos kalıyor ya da kırılgan bir düzen… İşte tam bu noktada, Türk tarihinin binlerce yıllık birikimi “sadece geçmişin hikâyesi” olmaktan çıkıp bugünün tartışmasına dönüşüyor.

Çünkü Türklerin devlet tecrübesi, sıradan bir “fetih” meselesi değil; düzen kurma meselesidir. Bozkırdan çıkıp Avrupa’ya, Hindistan’a, Mısır’a, Rusya-Avrasya havzasına uzanan geniş bir hatta Türklerin izi sadece savaş meydanlarında değil; idarede, kurumda, şehirde ve toplumsal hayatta görünür. İnsanların güvenlik içinde yaşadığı, ticaretin işlediği, yolun açık, pazarın canlı olduğu bir hayat… Devlet dediğiniz şey, en nihayetinde budur: “Yarın” duygusu.

Hindistan’a gidin… Orada Türk devlet aklının izlerini “tarihi bir isim” olarak değil, kurulan düzenin hatırası olarak görürsünüz. Çok katmanlı bir toplumda kalıcı olmak kolay değildir. Farklı dinler, farklı diller, farklı sınıflar… Böyle bir yerde yalnızca güçle ayakta kalamazsınız; kurumla ayakta kalırsınız. Türklerin Hindistan tecrübesi, bu yüzden “yerleşmek” kelimesinin gerçek anlamını gösterir: Ev yapmak değil; hayatı yönetecek sistemi kurmak.

Mısır’a gidin… Daha çarpıcı bir tablo çıkar karşınıza: Nüfusun çoğunluğu başka unsurlardan oluşsa da Türkler azınlık olmalarına rağmen sultan olabilmiştir. İlk bakışta ters gibi görünür; ama aslında devletin mantığı budur: Meşruiyet bazen sayıdan değil, işleyen düzenden doğar. Güvenliği sağlıyorsanız, maliyeyi yürütüyorsanız, adaleti görünür kılabiliyorsanız; insanlar “yarın”a inanır. Devlet de o inancın üzerine oturur.

Balkanlar ve Osmanlı coğrafyası… Evet, tarih tartışmalıdır. Her imparatorluğun sert tarafları vardır, olmuştur. Ama bir gerçeği gözden kaçırmayalım: Yüzlerce yıl boyunca farklı toplulukların aynı coğrafyada bir arada yaşayabilmesi, bir “yönetme kapasitesi” ister. Yol güvenliği, pazar düzeni, vergi sistemi, şehir yönetimi… Bunlar yoksa barış da yoktur. Osmanlı’nın uzun süreli varlığı, sadece askerî güçle değil, devlet- toplum dengesini kurabilmesiyle açıklanabilir.

Rusya ve Avrasya meselesine gelince… Bazı Avrasyacı düşünürler, Rus devlet geleneğinin oluşumunda Türk etkisini özellikle vurgular. Burada mesele “kim kimi kurdu” tartışması değildir; mesele, bu büyük coğrafyada devletlerin birbirine nasıl dokunduğudur. Avrasya’da devlet dediğiniz şey, bir kapalı kutu değildir. Teşkilat, vergi, diplomasi, askerî düzen… Bunlar sınırları aşar, etkiler üretir. Türklerin tarih boyunca taşıdığı “ devlet tekniği” de bu etkileşimlerde sıkça görünür.

Şimdi dönüp bugüne bakalım: Dünya, yeniden bir “düzen” arayışında. Göç dalgaları, kimlik çatışmaları, ekonomik kırılmalar, güvenlik krizleri… Ülkeler “devlet”i konuşuyor, ama çoğu zaman “toplum”u unutarak. Oysa Türk tarihinin söylediği net: Devlet kurmak, toplum kurmaktır. Sadece yönetmek değil; birlikte yaşamayı mümkün kılacak kuralları üretmektir.

Türklerin tarih sahnesindeki asıl iddiası da tam burada durur: Gittikleri yerlerde yalnızca hâkimiyet değil; çoğu zaman istikrar üretmişlerdir. Farklı unsurlarla çatışmayı tek seçenek olarak görmeden, bazen uzlaşarak, bazen sentezleyerek; ama nihayetinde “işleyen bir düzen” kurmayı başarmışlardır. Bu yüzden Türklerin izi, sadece taşta ve toprakta değil; kurumda, şehirde, hafızada kalır.

Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz cümle şudur: Güç, devleti kurar; adalet ve düzen, onu yaşatır. Ve toplum, ancak yaşatılan bir devletin içinde nefes alır.

Ömer Duran

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (1 )

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Hakikatler Ve Yalanlar
(05.02.2026 14:07 - #22354)
Türkler 'in yaptığı en iyi şey; devlet kurması ve kurduğu devleti imar ederek, milletini refah içerisinde yaşatmasıdır. Bu sistem; Göktürkler Dönemi 'nden başlar ve neredeyse Osmanlı İmparatorluğu 'nun Sultan Abdülmecit dönemine kadar devam eder. Elbette, arada gerilemeler olmuştur. Ancak, genel gidişat böyledir. Sultan Abdülmecid, bilime çok önem veren ilerici bir padişahtı. Ölümünden sonra gelen tüm padişahlar, bilimden uzaklaşıp softalığa yöneldikleri için(Tebayı dinle afyonlamak için) Osmanlı 'yı batmaya doğru koşar adım götürmüşlerdir. Sonrası, hepimizin malumu; Kurtuluş Savaşı ve Atatürk 'ün 15 yıllık çağdaşlaşma dönemi başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti, 15 yılda Osmanlı 'nın tüm borçlarını ödediği gibi, demiryolları yapmış, devlet desteği ile bankalar kurmuş ve 45 'e yakın büyük ölçekli fabrika açmıştır. Ulu Önderimiz ve Ebedi Liderimiz Gazi Mustafa Kemal 'in tayyi mekan etmesinden sonra, emperyalist Amerika ve İngiltere emellerini yeniden gerçekleştirmek için vampir gibi genç Türkiye Cumhuriyeti 'nin üstüne çullanmıştır. Ancak, Türk Devleti ve Milleti 'nin üstün feraseti sayesinde, bugüne kadar bu ataklar bir şekilde savuşturulmuştur. Bugünkü siyasi ve ekonomik ortamda, 100 yılını deviren Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehdit, sanıldığının aksine dışardan değil içerdendir. Siyasilerin bagajları kirlidir. Bu kirli bagaj, bekamız için çok büyük tehdittir. Çünkü, emperyalist Amerika, İngiltere ve İsrail bizim siyasilerin kirli bagajına zannımca hakimdir ve her fırsatta bunu kullanmaktadır.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve kirsehirhaberturk.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.